‘İÇİNDEN GÜNEŞ GEÇEN’ TÜRKÇE

Bizce dilimiz hakkında yazılmış en güzel dize, Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın:

“…Türkçem, benim ses bayrağım.”

YeniGün okurlarından anımsayanlar olabilir; on yıl kadar önce yurdumuza gelen genç bir İtalyan şarkıcı, Türkiye’nin bir “güneş ülkesi” olduğunu söyleyip sözlerine şu unutulmaz övgüyü eklemişti:

– Türkçeniz de öylesine güzel bir dil ki içinden güneş geçiyor sanki!

Konuk yabancı şarkıcı, sanırız dilimizi doğru konuşan kişilerle karşılaşmış.

Çünkü, “sözün ezgisi” diye bir kavram var. Konuşurken hepimiz, kullandığımız sözcüklerle bir tür beste yapar ve o besteyi seslendiririz. Eğer bestemiz güzel ve sesletimimiz  (telaffuz) doğruysa gerçekten de dinleyenlerin ruhunu ısıtan, ışıtan güneş ışınları etkisi yaptığını söylemek hiç de abartı olmaz.

“Sözün ezgisi”ni -neredeyse yarım yüzyıldır mensubu olduğumuz- medyada da görmek istiyoruz. Ama ne yazık ki ana haber bültenini izlemek üzere Tv karşısına geçtiğimiz her akşam düşlem kırıklığına uğruyoruz.
‘İÇİNDEN GÜNEŞ GEÇEN’ TÜRKÇE yazısına devam et

Beyazperdede de Kararan Türkçe!

Birkaç gece önce Tv kanalları arasında dolaşırken bir Yeşilçam filmine rastgelince “doğru ve güzel Türkçe” konusunda ne denli gerilediğimizi bir kez daha ayrımsayıp üzüldük.

Tv ekranındaki, 1970’li yıllara ait, yönetmen Orhan Aksoy‘un (1930 – 2008) bildik melodramlarından biriydi. Diğerleri gibi sessiz çekilip sonradan dublajının yapıldığı anlaşılan filmde, baş karakterleri bırakın, yan karakterler örnek bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlardı. Hepsi yerli yerinde hece, sözcük, tümce ve ussal değer vurgularıyla… Çünkü, dilimiz ciddiye alındığı için filmlerde neredeyse figüranları bile, birbirinden değerli tiyatrocularımız ya da Türkçesi dört dörtlük diğer kültür insanlarımız seslendiriyorlardı; Bedia Muvahhit’ten (1897 – 1994) Mümtaz Ener’e (1907 – 1989), Adalet Cimcoz’dan (1910 – 1970)  Hayri Esen’e (1919 – 1977), Jeyan Mahfi Tözüm’den (1931 doğumlu) Abdurrahman Palay‘a (1923 – 2002), Sadettin Erbil’den (1925 – 1997) Müşfik Kenter’e (1932 – 2012)… değin.

Hele, söz konusu filmin bir sahnesindeki repliğe bayıldık. Baş erkek oyuncu, bir dostunu sevgilisine şöyle tanıtıyordu:

– Tüccardan, Ahmet Bey!

Genç Tv izleyicileri, bu sözü garipsemişlerdir. Oysa replikte kullanılan, “doğru Türkçe”. Çünkü, Arapça kökenli “tüccar” çoğuldur; bu sözcüğün tekili de “tacir”. Doğru örnek: “Venedik Taciri” (Shakespeare).

Eski İstanbullular, ticaretle uğraşan bir kişiden söz ederken böyle derlerdi:

– Tüccardan falanca bey!

Aynı şey, yine Arapça kökenli olup aslında “sınıf”ın çoğulu olan “esnaf” sözcüğü için de geçerlidir. Söz gelimi:

– Hanım kızımıza, mahallemiz ‘esnafından’ Ali Bey talip oldu, denir.

Beyazperdede de Kararan Türkçe! yazısına devam et

‘İnsanca Bir Dönüşüm Hareketi’ Olarak Aşk

Son okuduğumuz romanlardan biri olan “Stoner”da (1) ABD’li yazar John Williams (1922 – 1994), bir üniversite okutmanının mütevazı yaşamını kaleme almış. Yer yer özgeçmişinden kesitler de içerdiğini düşündüğümüz (2) kitabında; ailesini, çocukluğunu, ilk gençliğini bir çırpıda anlatıyor! Ama sonra…

Romanın kahramanı Stoner, Edith’le tanışınca hele onu sevmeye başlayınca olay örgüsü, bir sinema filminin yavaş gösterim akışına dönüşüyor, biçem (üslup) macunlaşıyor; yazar, bu kez aşkını daktilo klavyesiyle hem de alabildiğine tadını çıkararak yeniden yaşıyor sanki! Ancak, Edith’le yaptığı evliliğin cicim ayları geçtikten sonra biçem yine ağır aksaklaşıyor. Stoner, Mussouri Üniversitesindeki okutmanlık yıllarını, deyiş yerindeyse topuklayarak anlatmaya koyuluyor. Ta, bu kez yüksek lisans öğrencisi Katherine ile tanışıp sevişmeye başlayıncaya değin…

‘İnsanca Bir Dönüşüm Hareketi’ Olarak Aşk yazısına devam et

İki Kere Sekiz Kaç Eder

İki fare, süt güğümüne düşmüş. Farelerden biri, birkaç çırpınıştan sonra kendini bırakıp güğümün dibini boylamış. Öteki ise kurtulmak için öylesine çaba harcamış ki sütün üzerinde bir tereyağı topağı oluşmuş, fare de topağın üzerine çıkıp kendini kurtarmış.

Çevremizde, belli siyasal nedenlerle insanlarımızın derin bir umutsuzluk içinde olduklarını görüyoruz. Hemen silkinip bu ruhsal çöküntü hâlinden kurtulmalıyız. Kendi tereyağı topağımızı oluşturmamız elbette güç ama imkânsız değil.

Teslimiyet ise hiçliğe karışmak, yok olmak demek.

İki Kere Sekiz Kaç Eder yazısına devam et

Gülelim Ağlanacak Hâlimize

Gülmek için yüzümüzdeki sadece 17 adeleye ihtiyacımız olduğunu işitmişsinizdir. Surat asmak için ise 43…

Tv’lerdeki matrak bir reklama bakılırsa gülmenin (baklava görünümlü) karın kası yapması da cabası!!!

Ama, salt 2018 Türkiye’sinde yaşıyor olmaktan doğan yükler omzumuza bin(diril)dikçe bir bakıyoruz ki fazla mesai yapan yüz adelesi sayımız 17’den 43’e fırlayıvermiş!

– Ne’n var? Yine yüzün düştü, diyorlar.

Şükür ki hâlâ bir yüzümüz var ki düşüyor! Düşecek yüzü olmayanlar ya da biri düşerken öteki kalkabilen iki yüzlüler düşünsün!

Gülelim Ağlanacak Hâlimize yazısına devam et