Öğretmenim ‘Cani’m Benim!

Geçen cuma, Şilili büyük şair Pablo Neruda’yı (1904 – 1973) birkaç kez anımsadığımız gün oldu.

Dondurucu bir şubat sabahının kızıl sarı parlaklığı, sokak lambalarının ferini söndürmeye koyulmuştu. Neruda’nın, üçüncü eşi için yazdığı “Matilde’ye Sone”sindeki gibi:

“… ateş de pay alır kendine soğuktan…”

Gün içinde Neruda yine buldu bizi!

Şair’in (hayalî) sürgüne gönderildiği 1950’lerin İtalya’sında geçen “Il Postino” (Postacı) filmindeki duygu yüklü bir sahnenin, daha da yürek paralayıcı bir benzeri olan Türkiye’deki televizyon görüntüleriyle…

Bakın, nasıl…

ŞİİRİN DÜŞMANI ŞİDDET

İskoçyalı Michael Radford’un yönettiği (beş altı kez izleyip hâlâ doyamadığımız) “Postacı” filmi; benzersiz sinema dili, şiirsellikten de öte şiirle iç içeliği, oyuncularının üstün başarısı yanı sıra, final sahnesiyle de sinema sever belleklere kazınmıştır.

Massimo Troisi’nin canlandırdığı “Postacı”; Neruda’nın (Philippe Noiret) kendisine “arkadaş” payesi vermesinden sonra, ‘ona layık olabilmek için’ ilk ve tek şiirini elbette Neruda için yazacaktı. Ve işte o şiiri, bir açık hava toplantısında kürsüye çıkıp on binlerce kişiye okuyacaktı.

Toplantıya gitti, mikrofondan adı okundu ama “Postacı”, yazdığı şiiri okuyamadı. Meydanı basan güvenlik güçleri partili kalabalığı orantısız şiddet kullanarak dağıtırken aldığı bir darbeyle yaşama veda etti. “Postacı”nın biricik şiirinin yazılı bulunduğu, kürsüye çıkmak üzereyken elinde sımsıkı tuttuğu kâğıt ise artık asker postallarının altındaydı…

… VE, POSTAL ALTI ‘BİLİM’

Geçen cuma akşamı, televizyonların ana haber bültenlerine yansıyan görüntüler, “Postacı”nın dramatik finalini fazlasıyla gölgede bıraktı. Bu kez güvenlik güçlerinin postallarıyla çiğnenen, bir şiirin yazılı olduğu kâğıt parçası değildi…

Son OHAL kararnamesiyle (KHK) üniversiteden uzaklaştırılan ancak “Hayır, gitmiyoruz!” sloganıyla Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi’nde buluşup okullarına girmek isteyen bilim insanlarımız, polisçe yerlerde sürüklendi. Onların, “Kimsenin önünde iliklemeyiz!” diye çıkardıkları ‘bilimin simgesi’ cüppeleri, polis postalları altında paspas edildi.

Kimileri haksız yere FETÖ’cülükle suçlanıyor, kimileri ise Aydınlar Dilekçesi’ne imza attıkları için öğrencilerinden koparılıyordu. Aralarında, yasalarımıza göre suç işlemiş olanlar varsa elbet yargılanmalı. Hukuk önünde kimseye ayrıcalık tanınmamalı. Ama, bizce onların söylenmeyen asıl ortak suçları (!) muhalif aydın olmaları ve önümüzdeki 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumunda, “hayır” oyu verme olasılıkları!

Başımıza tac etmemiz gereken bilim insanlarımıza yapılan bu “Öğretmenim, ‘cani’m benim!”muamelesi karşısında, 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile sessiz kalamadı. Son KHK ile akademisyenlerin ihraç edilmesine tepki gösteren Gül, “Doğrusu bunu üzüntüyle takip ediyorum. Hem vicdanla hem adaletle bağdaşmayan birçok durumlar görüyorum.” deyip ekledi:

“Özellikle bilim dünyasında, üniversitelerde bu işin sıklaşması çok rahatsız edici ve çok vicdan yaralayıcı. Ümit ediyorum ki süratle düzeltilir bunlar.”

Biz de öyle umuyoruz.

“VİCDANLARA HOŞGÖRÜ”

Gündüz geceye evrilince koca bir buz kütlesi oluştu gökyüzünde. Kütlenin bittiği yerde bir uçak, sürekli göz kırparak ikiye böldü, koyu lacivert atlası.

Kim bilir kimleri nereden almış, nereye götürüyor! Koydaki balıkçı tekneleri, çakar ışıklarıyla selam çakıyor gibiydi uçağa.

Aşağılarda, çok daha aşağılarda ise Neruda’sızlık diz boyu:

“… Yavaş yavaş ölürler / Okumayanlar, müzik dinlemeyenler, /
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.”
(…)