| Toplumsal vicdan bireysel cüzdan |
|
|
|
Kanal D’de Fatih Altaylı’nın hazırlayıp sunduğu 21Aralık 2003 tarihli ‘Teke Tek’te İslamiyet ve terör konusu işlendi. İzlencenin konuklarından biri Avukat Kezban Hatemi’ydi. Altaylı, "Ben dinibütün değilim ama terorist de değilim" mealinde bir söz söyleyince, Sayın Hatemi din eğitiminin neden gerekli olduğunu anlatmaya girişip şöyle bir kavram ortaya attı: "Mahşerî vicdan"... Kezban Hatemi’nin –eğer kulaklarımızın azizliğine uğramadıysak- böyle dile getirdiği kavramın aslında ‘mahşer’le falan ilgisi yoktur; doğrusu elbette ‘maşerî vicdan’, yani ‘toplumsal vicdan’dır. Türk toplumu olarak bizim vicdanımız "Tanrı korkusu"yla oluşmuş değildi. Yunus’ların, Mevlânâ’ların dile getirdiği tasavvuf felsefemiz "Tanrı sevgisi" üzerine kuruluydu. Dileriz, hâlâ da öyledir. Zaten yüreklere öbür dünyada hesap verme korkusu salınarak suça eğilimin azaltılacağı gibi yanılgılara düşmek de ancak bilim dışı yönetimlerin harcıdır. Hatta bu beklentinin tam tersinin gerçekleştiği, dinsel bağnazlığın insanları –cihat çığlığı atan- birer ölüm makinesine dönüştürebildiği son örneklerle ortadadır. Bir banka şubesinde yaşadığımız ilginç olay "Toplumsal vicdan", kuşkusuz, o toplumu oluşturan bireylerin tek tek vicdanlarından oluşur. 1980’li yıllardan başlayarak insanlarımıza, "para"nın "en yüce değer" olarak benimsetilmesiyle "vicdan"ımızın büyük bir yara aldığını düşünüyoruz. Çok ciddi olarak şunu tartışmakta yarar görüyoruz; acaba biz, kişisel (ya da grup) çıkarları uğruna ulusumuzun, dolayısıyla kendi çoluk çocuğumuzun geleceğini köktendincilerin kucağına atmaktan bile çekinmemeye varan bir "vicdan yitimi" sürecini mi yaşıyoruz?.. Geride bıraktığımız yılın son günlerinde bir banka şubesinde başımızdan geçen olay, bizi bu konuda derin derin düşündürdü. Banka işlemi için kuyrukta beklerken, yerde iki Milli Piyango bileti gördük. Dalgın bir müşterinin düşürdüğü anlaşılan biletlerden ayağımızın dibindekini alıp banka görevlisine teslim ettik. Yerdeki öteki bileti ise bir kadın müşteri aldı. Bir süre elinde tuttuktan sonra çantasına koydu. Bankada işinin bittiği beş-on dakika içinde de kocasıyla birlikte şubeyi terk etti. Olağan mı, değil mi,sizler karar verin Toplumumuzda belki de pek çok kişinin olağan sayacağı bu olay, bizi şu nedenlerle düşündürdü: 1- Kadın müşteri, kendisine ait olmayan bir şeyi, rahatça sahiplenmişti. 2- Kocası da kadına müdahale etmemekle onun bir başkasına ait bileti sahiplenmesini vicdanına sindirmiş oluyordu. 3- Bankanın ne koruma görevlisi ne de diğer personeli, dalgın müşterisinin hakkını, hukukunu korumuş, hiçbirinin ‘çıt’ı çıkmamıştı. Milli Piyango biletlerini düşüren kişi, durumun ayırdına varıp şubeye dönmüş olsa –ki belki de sonradan dönmüştü- biletlerden birini bulamayacaktı. 4- Olaya tanık olan banka müşterilerinden bir teki bile kadını "Bulduğun bileti görevliye teslim et" diye uyarmayıp hepsi "vicdan yitimi"ne ortak olmuştu. Üst düzey yargı mensuplarının zaman zaman dikkat çektikleri "vicdan ile cüzdan arasına sıkışmışlık" toplumumuzun tüm kesimlerini kuşattıysa, yandı gülüm keten helva! DÜZELTME VE ÖZÜR: Geçen haftaki yazımızda, çok yaygın olarak yapılan bir yanlışa biz de düşüp ‘persenk’ sözcüğünü ‘pelesenk’ diye yazmışız. Bizi bu konuda uyaran değerli gazeteci Nalân Seçkin’e teşekkür ediyor, okurlarımızdan özür diliyoruz. HÜRRİYET’İN KÖŞELERİNDE TÜRK DİLİNE ÖZENSİZLİK Tiraj açısından Türk basınının amiral gemisi olan Hürriyet, doğru ve güzel Türkçe bakımından ne yazık ki kötü bir dönemden geçiyor. Hürriyet'in özellikle köşe yazarları son zamanlarda çok dil yanlışı yapıyorlar. Bir Hürriyet okuru olarak bizi rahatsız eden söz konusu yanlışları, bir ay kadar önce gazetenin okur mektupları sayfasına bilgisayar iletisiyle göndermiştik. Ancak o işe bakan yazı işleri müdürlerinden sevgili Doğan Satmış, ilke olarak köşe yazarlarına yönelik eleştirileri yayımlamadığını, sadece kendilerine ilettiğini bildirdi. Bu yüzden Hürriyet köşe yazarlarının saptadığımız önemli yanlışlarını sayfamıza alıyoruz. Cüneyt Ülsever, 22 Aralık günkü köşesinde şöyle yazıyordu: "Denktaş'ın (...) Annan Planı'nı kaale almayacağını açıklaması"... Arapça kökenli 'kal', Türkçe 'söz' anlamındadır. 'Kale almamak' da bilindiği gibi 'önemsememek' ya da 'üzerinde durmamak' demektir. 'Kal', çift değil, tek 'a' harfiyle yazılır ve bu 'a' uzatılarak okunur. (Sözcük, ertesi günkü Hürriyet'in hem birinci hem de devam sayfasında, yine Denktaş'la ilgili bir haberde 'kaal' diye yazılarak yanlışlık yinelendi.) Ülsever'in söz konusu köşe yazısının devamında da şu tümceler dikkatimizi çekti: "Mümtaz Soysal'ın danışmanlık hizmetini para almadan yaptığını söylemesi ise insanı gerçekten zıvanadan çıkarabilir. Türkiye'de yüzde 0.05 dahi oyu olmayan bu zevat, dünyanın en pahallı danışmanıdır." Değerli bilim ve siyaset adamı Mümtaz Soysal, 'zevat' değil, 'zat'tır. Çünkü 'zevat' çoğuldur ve 'kişiler' demektir. Türkçede 'pahallı' diye bir sözcük ise yoktur, doğrusu elbette 'pahalı'dır. Yine 22 Aralık günkü Hürriyet'te bir başka köşe yazarı Kanat Atkaya, Kanal D'nin Popstar yarışmasıyla ilgili olarak annesinin kendisine şöyle dediğini yazıyordu: "- Firdevs'e oy vermessen hakkımı helâl etmem". Herhalde 'vermezsen' demek istiyordu. Deneyimli gazeteci Yalçın Doğan'ın 16 Aralık günkü köşe yazısının başlığı şuydu: "Denktaş maçta ikna oldu". Oysa insan ikna olmaz, kani olur. Doğan ancak "Denktaş maçta ikna olundu" ya da daha güzeli "ikna edildi" diyebilirdi. Hürriyet'te son günlerde gördüğümüz ciddi dil yanlışlarından biri ise Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e ait. Özkök, 16 Aralık günkü köşe yazısında Turkcell'i anlatıyordu. Bu şirketin sahiplerinden Mehmet Emin Karamehmet ile yabancı ortağı Telia Sonera'dan söz ederken şöyle diyordu: "Hisse payları birbirine çok yakın"... 'Pay', Arapça 'hisse' sözcüğünün Türkçe karşılığıdır. Aynı anlama gelen iki sözcükten bir tamlama türetmek ise en hafif deyişle bir gaf değil midir! Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi’nin 25 Aralık günkü yazısının hem birinci hem de devam sayfasındaki başlığı şöyleydi: "-Hadi efendim sende"! ‘Dahi’ anlamına gelen ve ayrı yazılması gereken ‘de’, ‘da’ ekini bitişik yazan Sayın Ekşi, ertesi günkü gazetede de bu vahim yanlışı düzeltme gereği duymadı. Yukarıda belirttiğimiz gibi bunlar, yalnızca köşe yazarlarının, üstelik yüzeysel bir taramayla saptadığımız dil yanlışları. Haber başlık ve metinlerinde ise çok daha rahatsız edici olanlarıyla sık sık karşılaşmaya başladık. Eski bir Hürriyet okuru olarak gazetemizde görmeye alışkın olmadığımız böylesi Türkçe duyarsızlığına bir an önce son verilmesini bekliyoruz. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
