| G.O.R.A. ve Cem için geç kalmış bir yazı |
|
|
|
KİMİ toplumbilimciler insanı, “gülen hayvan” olarak tanımlıyor. Üstelik gülmek, en güzel insanlık durumlarından biri. İnsana çok yakışıyor. Gülümsemek bile insana kendini mutlu hissettiriyor. Bunu biz söylemiyoruz; halen Türk Ulusal Takımı’nın moral güdülemesini (motivasyon) de yapmakta olan ünlü psikiyatr Acar Baltaş, eşi Zuhal Baltaş’la birlikte kaleme aldığı “beden dili” konulu kitaplarında yazıyor. Baltaş çiftine göre, “İçinden gelmediği halde gülümseyen insan bile kısa süre sonra kendini gerçekten daha iyi hissetmeye başlıyor”. Elbette, bunun toplumbilimsel bir anlamı da var; “gülümseyen kişi, önce kendisiyle sonra çevresindekilerle giderek de yaşamla barışık” oluyor. Güldürmekse hayli ciddi, bir o kadar zorlu iş. KÜFÜRLERİN SESSİZLİĞİ Cem Yılmaz’ın G.O.R.A. filmini sinemalarda izleyememiştik. 26 Kasım 2005 gecesi Show TV’de izleme olanağı bulduk. Televizyon ekranı asla beyazperde tadı vermediği halde biz G.O.R.A.’yı çok beğendik. Ömer Faruk Sorak’ın yönetiminde, bilim- kurgu filmlerini alaya alan, bu arada kullandıkları bilgisayar teknolojisiyle hiç abartısız ortalama Hollywood yapımlarıyla bile yarışabilecek bir film ortaya koymuş, Cem Yılmaz. Başta sanatçının kendisi olmak üzere, Ozan Güven, Rasim Öztekin, Şafak Sezer ve Özkan Uğur çok içten, sıcak birer oyun sergilemişler. Kostümler, makyajlar mükemmel. Bir de olumsuz eleştiri: Keşke filmde o kadar küfür olmasaydı. Nitekim, Show TV yönetimi, pek çok repliği sansürlemek zorunda kalmış. Cem’in kesilemeyen kimi -ana avrat- küfürleriyse dudak okuma yoluyla çok kolay anlaşılıyor. Bu arada “Latife (şaka), latif (hoş) gerek” sınırının dışına taşan esprilerle karşılaştık. Örneğin, filmin hemen başında Komutan Logar (Cem Yılmaz) uzay gemisi personeline şu buyruğu verdi: “-Bütün kalkanları indirin”! Hemen ardından, gemideki genç ve güzel bir kadın görevli ‘fingirdeyince’ buyruğun altındaki kelime oyunu ortaya çıktı. Uzay gemisinde verilen davet sahnesinde de buna benzer bir espri yapıldı. Sanıyoruz, “robot” Ozan Güven, orta yaşlı davetlilere şöyle seslendi: “-Güç kalkanlarınız devrede mi bari”?.. Bu gibi şakalar, Cem’in tek kişilik gösterilerini izlemeye gelen kitleler için sert olmayabilir. Çünkü, onlar ne izleyeceklerini bilerek bilet alıyorlar. Hâttâ, sinema seyircisi de belli ölçüde argo - küfür kaldırabilir. Ama, televizyonun tüm aile bireylerince izlendiği, örneğin G.O.R.A.’yı bir baba ile kızının birlikte seyrettikleri düşünülürse bu konuda çok ölçülü olunması gerektiği açıktır. Kaldı ki Cem Yılmaz’ın öylesine müthiş espriler üreten keskin bir zekâsı var ki kimilerinin yıllardır yaptığı gibi mizah adına “cinselliği bayağılığa dönüştürmeye” hiç mi hiç ihtiyacı yok. YAŞANMIŞLIK - ADANMIŞLIK Cem Yılmaz için bundan sonra sıra, sanırız kamera arkasına geçmeye gelecektir. Daha doğrusu, biz bunu diliyoruz. Çünkü, bildiğimiz kadarıyla Ertem Eğilmez’den sonra sinemamıza üstün yetenekli bir komedi filmleri yönetmeni gelmedi. Cem Yılmaz’da o ışık var. Ama, Cem’in bu alanda daha alacağı çok da yol var. Türk Sineması’nın “komedyen fabrikatörü” Ertem Eğilmez’in filmlerinin, onlarca yıl sonra bugün hâlâ TV’lerde reyting rekorları kırmasındaki sır nedir dersiniz? Şener Şen, Kemal Sunal, Münir Özkul, Adile Naşit, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Ayşen Gruda, Perran Kutman, Halit Akçatepe, İlyas Salman, Ahmet Gülhan, Şevket Altuğ gibi “hemen hepsini Ertem Eğilmez’in yarattığı” parlak yıldızların her izleyişimizde yüzümüzde güller açtırması mı? Hayır, sadece o değil... Söz konusu filmlerden pek çoğunun senaristliğini yapan, bugünün ünlü yönetmeni Yavuz Turgul, geçen ay katıldığı bir TV izlencesinde şunları söylüyordu: “O filmlerin bazı sahnelerini çekerken Ertem (Eğilmez) Ağabey, ben, hepimiz ağlıyorduk. Öylesine bir yaşanmışlık söz konusuydu”... Benzer bir sözü, Sulhi Dölek’ten de işitmiştik. Türk halkını adeta ekran başına kilitleyen “İkinci Bahar” ve “Süper Baba” gibi TV dizilerinin yaratıcısı Sulhi Dölek’i, bilindiği gibi 7 Kasım 2005 günü yitirdik. Rahmetli Dölek, atv’deki bir “Siyaset Meydanı” izlencesinde, şöyle diyordu: “-Kimi dizi sahnelerini yazarken kendimi tutamayıp ağladığım oluyor”. Bir insanın, kendi kurguladığı bir film sahnesini yazarken ya da çekerken gözyaşlarına boğulacak kadar kendini kaptırması kuşkusuz olağan dışı bir şey. Gazeteci kökenli yönetmen Yavuz Turgul’a göre, bu duygu – düşünce yoğunluğunun adı “yaşanmışlık”. Bize göreyse daha derin; “adanmışlık”... Cem Yılmaz’ın da “kendini toplumuna adadığı ölçüde”, sinema tarihimize daha çok yeni sayfa ekleyeceğine inanıyoruz. (01/12/2005) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
