| Bu ihanet ağlatmalı |
|
|
|
ESKİDEN 10 Kasım’-larda ulusça ağlardık. Artık, O’nun ardından ‘ağlamayı’ değil, O’nu ‘anlamayı’ seçmiş bulunuyoruz. Tabii, sözde. Bize sorarsanız asıl ağlamamız gereken günler bu günler. Ulusça hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra, salya sümük ağlamalıyız. Bakarsınız, gözyaşlarımız ruhumuzu, dolayısıyla gözlerimizi yeterince yıkar da Atamızın kalıtına (miras) nasıl ihanet etmekte olduğumuzun ayırdına varıveririz. Örneğin, ulusal medyamızın, ulusal dil konusunda tam anlamıyla sefilleri oynadığını görüveririz. 67 yıl önce bugün yitirdiğimiz Atatürk’ün, 1930’da Türkçe hakkında söylediklerini anımsayalım: “(...) Türk dili, Türk milleti için mukaddes (kutsal) bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz badireler (tehlikeli durum) içinde, ahlakının, ananelerinin (gelenek), hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza edildiğini görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” “Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır”. Boyunduruk, yukarıdaki mecazi anlamıyla baskı demek. Sözcüğün ilk anlamıysa çift süren ya da arabaya koşulan hayvanların birlikte yürümelerini sağlamak için boyunlarına geçirilen ağaç çember. Günümüz medyasında yüzde yüz Türkçe ‘boyunduruk’ sözcüğünün bile nasıl gülünç biçimde kullanıldığına dikkat çekelim. Hürriyet’in 28 Ekim 2005 sayısında yer alan bir haber: “Trafik kazasında boynu zedelenen Cihan Ünal’a boyunduruk takıldı”. Bu yanlış Türkçeyle Cihan Ünal’a hakaret ediliyor. Çünkü, boyunduruk ancak hayvanlara takılır. Sanatçımıza takılan o nesnenin adıysa ‘boyunluk’. En ünlü röportajcılardan Ayşe Arman, anne karnından eşiğe, eşikten beşiğe tüm aile bireylerini bizlere sayfasında tanıtıyor, sağolsun. Bu arada nereden aklına geldiyse medyamızın ender Atatürkçülerinden Bekir Coşkun’la söyleşi yapmış. 9 Ekim 2005 tarihli Pazar Hürriyet’te okuduğumuza göre, Ayşe Hanım, Coşkun’a soruyor: “- Mustafa Kemal, Türkiye’ye hedef olarak muhassır medeniyeti gösterdi”. (...) Sözlüklerde ‘muhassır’ diye bir sözcük yok. Ona en yakın ‘muhasır’ var ki ‘kuşatan, saran’ demek. Arman’ın bilmediği ve öğrenme zahmetine de katlanmadan yazıverdiği sözcüğün doğrusuysa ‘çağdaş’ anlamındaki Arapça ‘muasır’. En taze ‘köşe yazarlarından’ İbrahim Tatlıses de Ayşe Arman’a konuşuyor. Arman, bu kez İbo’ya soruyor (6 Ekim 2005 - Pazar Hürriyet): “- Kendinizi köşe yazmaya yetkin görüyor musunuz”? Yetkin, fiyakalı bir sözcük. Kulağa, ‘yeterli’ ya da ‘yetkili’ sözcüklerinden daha hoş geliyor. Ama, sözcüğü bu tümcede kullanmanın küçük (!) bir sakıncası var; ‘yetkin’, Arapça ‘mükemmel’in karşılığı. Bir kişiye “Kendinizi köşe yazmaya mükemmel görüyor musunuz?” denilemeyeceğine göre, bu tümcede ‘mükemmel’in yerine ‘yetkin’i koyarsanız ancak ‘fiyakalı saçmalık’ yapmış olursunuz. Atatürk, yarattığı ulusun kültürünü oluşturan tüm öğeler gibi müzikle de yakından ilgilenmişti. Türk insanı, ‘dinleyende yüce duygular uyandıran, sanatsal değeri olan, inceltilmiş beğeninin ürünü ezgileri’ benimsesin isterdi. Yine, bugünün Türkiye’sine dönecek olursak bir başka Ayşe’nin, Ayşe Hatun Önal’ın, ‘çağdaş müziğimiz’de bir kasırga estirdiğini biliyorsunuz. “Çeksene elini / Kırcan mı belimi? (...) Ayılık Senin Hamurunda Var” şarkısıyla hem müzikseverleri hem de Türkçe gönüllülerini birer afetzedeye çevirmişti, manken - şarkıcı. Medyamızda, Ayşe Hatun Önal şarkıları hayranı köşe yazarı da var, dersek sakın şaşırmayın. İşte, Onur Baştürk adlı genç yazar, 7 Kasım 2005 tarihli Hürriyet Kelebek’teki köşe yazısında “Sonunda muradıma erdim.” diyor. Baştürk, Önal’ın yeni şarkılarını dinleyebilmek için sabırsızlanıyormuş. Devamını, ‘köşe’den aktaralım: “Çeksene Elini / Kırcan mı Belimi, hem sound’u hem sözleriyle çok eğlenceli bir dans şarkısıydı. (...) Dolayısıyla iyi işler bekliyorum Hatun’dan, ümitliyim. Ve ümitlerim boşa çıkmıyor”. Baştürk’ün köşesinde yer verdiği, ‘ümidini boşa çıkarmayan’ yeni Önal şarkılarından biri: “Bakalım şu sıralar etrafında görünmüycem / Merak ettim bensiz ne edicen? / Oturup bekliycek misin beni? / Ya da şeytana uyup kekliycek misin beni?” Önal, müzikseverleri böyle ‘keklerken’ genç yazar da ‘ulusal dil’ sevdalılarına aynı şeyi yapıyor. Buyurun, Baştürk’ün 30 Eylül 2005 günkü köşe yazısına: “Sürmeli Oteli’nin üstündeki Godet’de yarın gece ‘Disco Night’ partisi var. İstanbul Social Club’ın düzenleyeceği gecenin dress cod’u belli: Mümkünse, 70’ler havası estiren kıyafetler”. Son söz: Bir süredir, Türkiye’de ulusalcılığın tırmanışını tehlikeli gördüklerini ısrarla yazanlar! Bugün 10 Kasım. En çok ağlaması gereken sizlersiniz. (10/11/2005) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
