ANA SAYFA
TÜM YAZILAR
ARAMA
LİNKLER
İRTİBAT


Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları

Kerim Evren'in "Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları" adlı kıtabı piyasada!

AYRINTILAR VE SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYIN!




Hızlı Arama


Anket
"Her biri" ayrı yazılır!
  


Orhan Boran'ın üzüldüğü gün Yazdır E-mail
Her ne kadar “Söz uçar, yazı kalır.” denilmişse de Türk insanının, yazılı, basılı kâğıtlarla oldum olası arasının iyi olmadığı ortada.
Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Hoca Nasreddin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülen” Türk halkı, ‘sözlü kültür’ü benimsemiş.
Söz ustalarını baş tacı etmemiz de bundan olsa gerek.
İsmail Dümbüllü, doğaçlamaya (tulûat) dayalı ortaoyununun en parlak yıldızıydı. Rahmetli Dümbüllü’nün, saygısız bir izleyici tarafından sahneye fırlatılan hıyarı görünce ‘patlattığı’ şu espri, üstün bir zekânın ürünü değil mi:
“-Biri, kartvizitini düşürmüş”.
Geleneksel tiyatromuzun, İsmail Dümbüllü’den Muzaffer Hepgüler’e, Gazanfer Özcan’dan Nejat Uygur’a, Levent Kırca’dan Ferhan Şensoy’a uzanan gülmece çizgisi, aynı kıvrak zekâ “şerareleri”nden oluşur.
Eskiler “Boğaz, dokuz boğumdur.” derlerdi. Sözünü ölçüp tartıp söyleyeceksin, aklına estiği gibi konuşmayacaksın, anlamında.
Ama, söz ustaları için sanırız bu kural geçerli değil.
Rahmetli Sadri Alışık, meslek yaşamının ilk yıllarındayken sözü sohbeti dinlenir bir büyüğünün kendisine şu öğütte bulunduğunu söylerdi:
“- Espri, aksırık gibidir. Gelince tutmayıp patlatacaksın. Tutmayı alışkanlık edinirsen o da gelmemeye başlar”.
Yine geleneksel tiyatromuzun “meddah” karakterine modern bir yorum kazandıran Orhan Boran’ın da Dümbüllü’nünki gibi unutulmaz doğaçlama esprileri vardır.
Geçen hafta sahne yaşamını 50’inci yılında noktalayan Boran, atv’nin ana haber bülteninde Ali Kırca’nın konuğu oldu. Boran’ın, Kırca’nın bir sorusu üzerine anlattığı dillere destan bir esprisini dinlerken yine kahkahalarımızı tutamadık. Espri şöyle:
Boran, bir gazino sahnesinde fıkralar anlatıyor. O sırada gazino müşterilerinden bir erkek, tuvalete gitmek üzere yerinden kalkıyor. Fakat salonun arkasından dolaşmak yerine kısa yolu yeğleyip sahnenin önünden geçiyor. Boran bu, durur mu, adama müdahale ediveriyor:
“- Beyefendi!.. Sanırım tuvaleti arıyorsunuz. Sağa dönün, soldaki ilk kapı... Kapısında ‘centilmen’ yazar ama siz aldırmayın, girin”!
Böylesine esprili bir kibarlık dersi karşısında kimde can kalır, salon alkış ve kahkahalarla inler elbette.
Şaka maka, Orhan Boran’ın elli yıllık sanat yaşamının yaklaşık kırk beş yılını ‘şahsen’ anımsıyoruz.
Çocukluğumuzun “radyolu günler”inde, “Orhan Boran ve Yuki” adlı izlenceyi iple çekerdik. Boran’ın, kendi yarattığı -konuşan tavşan- Yuki karakteriyle olan esprili diyaloglarına bayılırdık.
Tabii, en çok da dilimizi kullanmaktaki ustalığı bizi etkilerdi.
Bizce hâlâ Orhan Boran’ın düzeyinde sunucu yok.
Ama, alçakgönüllü Boran, Tempo Dergisi’nden Arzu Erdoğan’ın, günümüz sunucularına ilişkin sorusunu şöyle yanıtlamış:
“Zaman değişiyor. Zamanla birlikte beğeniler, değer yargıları da. (...) Ben şimdiki gençlerin hepsini çok iyi buluyorum. Zaten gençler hakkında ağzımdan kötü bir söz alamazsınız. Belki soruyu tersine çevirip ‘Ne verdiniz ki ne almak istiyorsunuz?’ diyebiliriz. Yoksa gençleri eleştirmek çok kolay. ‘Türkçe gittikçe yozlaşıyor, davranışlarını yadırgıyorum.’ diyen insanlar var. Kim yadırgıyor? Bir kuşak evveli... Ama kendileri de daha önceki kuşaklar tarafından eleştirilmiyor muydu? Türkçe bozuluyorsa çocuk Türkçeyi önce evinde sonra dışarıda, okulda öğreniyor”.
Bizim de yıllardır savunduğumuz görüş bu.
Koskoca gazete yöneticilerinin, anlı şanlı kimi yazarların, ünlü televizyoncuların, hâttâ dekan unvanlı kimi akademisyenlerin dil ve bilgi yanlışlarıyla gençlere nasıl kötü örnek olduklarına yıllardır dikkat çekmeye çalışıyoruz.
Boran’ın “Onlar hakkında ağzımdan kötü bir söz alamazsınız.” dediği gençleri sunucularla sınırlı tutmayıp bir genelleme yapacak olursak...
Belki sevimsiz bir benzetme olacak ama “At, sahibine göre kişner.” örneği, gençleri yönetip yönlendirmek de ancak bilgili, sorumlu, bilinçli “büyük”lerin işi olabilir.
O büyükler “Gülü seven dikenine katlanır.” diyerek bu uğurda kimi zaman üzülmeyi de göze alacaklar elbette.
Tıpkı, Orhan Boran’ı yıllar önce bir grup gencin üzdüğü gibi...
Bakın, nasıl:
Boran’ı ilk kez Edirne Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarımızda sahnede izleme olanağı bulmuştuk.
Hayranı olduğumuz Boran, Ayvazoğlu Sineması’nda, elinde beyaz bir mendil, etiyle, kemiğiyle capcanlı karşımızdaydı işte. Sahnede, fıkra anlatmaya başladı.
“- Bir kaplumbağa ailesi varmış”...
Salondaki öğrencilerden bir grup, aklı sıra Boran’ı “ti”ye almaya çalışarak koro halinde seslendi:
“- Eeee”?..
“- Dede kaplumbağanın 125’inci yaş gününü kutlayacaklarmış”...
“- Eeee”?..
Boran kızarır gibi oldu ama kibarlığı, zarafeti elden bırakmadan fıkra anlatmayı sürdürdü:
“- Doğum günü pastası ve şarabıyla bir piknik sepeti hazırlayıp kutlama için dere boyuna doğru yola koyulmuşlar”...
“- Eeee”?..
Bu son “Eeee?” ile Boran’ın sabrının da sonu geldi. Ünlü sunucu, sözlerine şöyle devam etti:
“- Fakat bu kaplumbağa ailesinin üyeleri, diğer bazı ‘hayvanlar’ gibi ‘Eeee’ diye garip bir ses çıkarmıyorlarmış”.
Salon bir anda öylesine sessizleşti ki sinek uçsa sesi duyulacaktı. Densizler korosu, hak ettiği yanıtı alınca şoke olup dut yemiş bülbüllere döndü. Ardından, malum koronun dışındaki izleyicilerden bir alkış tufanı koptu. Ve, inanılmaz hazırcevaplığıyla salonu avcuna alan Boran, fıkrasını tamamladı.
“Söz uçar.” diyen, galiba pek de doğru söylememiş. İşte, Boran’ın kırk yıldır belleğimizden “uçmamış” sözleri bunlar.
Sen çok yaşa büyük usta!

(16/06/2005)
< Önceki   Sonraki >