| Hayal perdesinden kayan üç yıldız |
|
|
|
"7. sanat" sinema, ikisi Yeşilçam’lı, biri Hollywood’lu üç tanınmış oyuncusunu yitirdi, geçen hafta. Ölüm sırasıyla Engin İnal, Hüseyin Baradan, Marlon Brando... TV kanalları, bu üç ünlünün ölümünü ana haber bültenlerinde duyurmakla yetindiler, filmlerini ekrana getirmediler. Oysa, örneğin Marlon Brando, Türkiye’de de çok sevilen, efsanevi bir oyuncuydu. Yeşilçam’ın unutulmaz ‘aşk üçgeni’ için bir dönem "Çatal kaşık Sadri Alışık! Belgin Doruk, Ayhan Işık’a âşık" tekerlemesini diline dolayan sinemasever halkımızın ‘naylon branda’sıydı Marlon Brando! Yoksulluktan gelmekle sevilen bir sinema oyuncusu olmak arasında doğru orantı var mı bilemiyoruz ama Amerikalı, yoksul bir ailenin çocuğuydu Marlon Brando. (Ho Şi Minh: "Pirinç havanda acı çeker ama acı geçince beyazlığa hayransın"...) 1947’de "Arzu Tramvayı"ndaki serseri genç rolü ‘yakasına yapıştı’, Brando’nun. 1954’te "Vahşi Hücum"un gençlik çetesi lideri rolüyle ‘serseriliği’ pekişti. Sanatçı aynı yıl "Rıhtımlar Üzerinde"yle ilk Oscar’ını kazandı. 1972’de "Baba"daki başarısıyla değimli (layık) görüldüğü Oscar’ını almaya ise bir Kızılderili kadını gönderdi. Beyaz adam, bunu yaparken çatal dilliydi (!) : "Hollywood’un Kızılderililer’e karşı tutumunu protesto ediyorum". (Gerçekten de Amerikan filmlerinde hep ‘işgalci’ süvariler kahraman, onlara karşı kurtuluş savaşı veren Kızılderililer ‘hain’ değil midir! Bu Amerikalılar’ın tarih boyunca dertleri, özgürlük götürdükleri (!) halklarca anlaşılamamış olmak galiba!..) Güle güle Engin İnal Ağabey İlginçtir, geçen hafta kanserin aramızdan aldığı Engin İnal’ın sanat yaşamında da ‘serseriliğin’ ayrı bir yeri vardı. 1965 yılında yönetmen Feyzi Tuna’nın "Yasak Sokaklar" filmindeki gençlik çetesi lideri rolüyle dikkati çekmişti, Engin İnal. Salih Güney’li, Selma Güneri’li, Kuzey Vargın’lı "Yasak Sokaklar", döneminin en başarılı filmlerinden biriydi. (Giovanni Scognamillo’nun, yazdığı Türk Sinema Tarihi’nde -Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998- Engin İnal’ın söz konusu filmdeki bir görüntüsüne yer verdiği halde adından hiç söz etmemiş olması şaşırtıcı.) Engin İnal, son olarak da Kanal D’deki "Serseri" dizisinde Gamze Özçelik’in babası rolünü oynamak için kamera önüne geçmişti. 1960’lı yılların sonu ve 1970’lerin başında İ.Ü. Fransız Filolojisi’nden ‘ağabeyimiz’di, İnal. Pek sosyal olmayan, daha çok içe dönük bir kişiliğe sahipti. Bu gizemli yönüne, uzun boyu, yakışıklılığı ve gıpta ettiğimiz şıklığı da eklenince, okuldaki kızların gözü hep ‘Engin Ağabey’in üzerindeydi. Tanju Gürsu’nun Sinema Oyuncuları Derneği (SODER) yöneticisi olduğu on küsur yıl önce bir Antalya Film Şenliği’nde Gürsu ve İnal’la birlikte öğle yemeği yemiştik. O günden sonra hiç görmediğimiz İnal’ı, "Serseri" dizisindeki bitmiş, tükenmiş haliyle ekranda görünce sarsıldık. Eşinden ayrılan, iki kızının desteğiyle yaşama tutunmaya çalışan Engin Ağabey, çok geçmeden de aramızdan ayrıldı. Işıklar içinde yatsın. İki aktörün Hüseyin Baradan’a oyunu Hüseyin Baradan ise aktörlüğünün yanı sıra meslektaşımızdı. İzmir’de birçok büyük gazetenin foto muhabirliğini yapmış, acar bir gazeteciydi. 1958 yılında "Feleğin Sillesi" filmiyle oyunculuğa başladı. Yeşilçam, bu "pos bıyıklı kötü adam"ı hemen benimsemişti. O yıllara kadar sinemada ‘kötü adam’ denilince, Ahmet Tarık Tekçe ve Senih Orkan akla geliyordu. Baradan’ın kendilerine rakip olma ihtimali, her iki oyuncuyu da tedirgin etmişti. Hüseyin Baradan, anılarını yazdığı "Bu Gözler Neler Gördü" adlı kitabında, söz konusu iki aktörün kendisine nasıl bir oyun oynadığını anlatıyor. Tekçe ve Orkan bir gün Baradan’ı, Tarabya’daki lüks bir lokantaya davet ederler. Lokantada kuş sütü eksik bir masa donatılır, içki su gibi akar. Muhabbet ilerleyince, Tekçe, dilinin altındaki baklayı çıkarır: "En kısa zamanda İzmir’e dönmeni istiyoruz. Bu senin için iyi ve de hayırlı olur". Baradan, bu tehditvari öneriye ret yanıtını verince, Tekçe, tuvalete gitme bahanesiyle lokantadan kaçar. Kısa süre sonra Senih Orkan da bir punduna getirip yok olur. Onların ‘davetli’si Hüseyin Baradan, cebindeki 200 lira ve kabarık bir ziyafet faturasıyla baş başa kalmıştır. Neyse ki lokantanın aşçıbaşısı Baradan’ın İzmir’den tanıdığı çıkar da aktör hem hesabı ödemekten hem de Tarabya’dan evinin bulunduğu 1. Levent’e yürüyerek gitmekten kurtulur. Orhan Günşiray’ın kral olduğu günler Baradan’ın, 1960’lı yıllarda Yeşilçam’ın en önemli jönlerinden Orhan Günşiray (aktör Mahir Günşiray’ın babası)’yla ilgili yürek burkan bir anısı vardır: "Orhan (Günşiray), deniz kenarında çalışıyor ise yatı, dağda çalışıyor ise atıyla geliyordu. Kendisinden yarım saat önce, her tarafı Migros satış arabaları gibi açılan bir kamyon geliyordu. Kamyonun içinde buzdolabı, gölgelik, tente, şezlong, halılar ve istirahatin sağlanması için bir yatak bulunuyordu. Başında bir şoför ve bir garson, Orhan’ın giyinmesine, istediği içki ve yemekleri hazırlamasına yardımcı oluyorlardı. Kamyonun gelmesinden bir saat sonra da Orhan, yaz ise açık arabası, kış ise limuzini ile geliyordu. Belgrat Ormanları yolu üzerinde adeta bir film platosu gibi olan ve kiralanan Abraham Paşa Çiftliği’nde, rahmetli Süha Doğan’ın yönetiminde bir film çekiyoruz. Aylardan temmuz, sıcak mı sıcak. Ben bir eşkıya rolü oynuyorum. Üzerimde bir gocuk, çift sıra mermilik, içinde bir yelek, gömlek, çizme, yağlık, poşu v.s. sırtımda bir tüfek ve altımda son derece aksi bir at. Her zaman olduğu gibi her şey hazır ama Orhan yok. Bir saat, iki saat, eh kamyon göründü ve Orhan da kamyondan bir saat sonra gelir dedik". Kral’ın vicdanı ve ibret veren düşüş Hüseyin Baradan, film setindeki işkenceden farksız bekleyişini ve olayın sonrasını da kitabında şöyle anlatıyor: "Yönetmen Süha Doğan, ‘Hadi sen ata bin de bari senin kaçmanı çekelim, beyefendi gelince de onun kovalama sahnelerini çekeriz’ dedi. Koş gel, bir daha, oradan koş, buradan koş, sıcak, ter, yorgunluk ve Orhan geldi. Gayet pişkin bir tarzda ‘Merhaba’ dedi ama herkesin suratı bir karış. Neredeyse kimse cevap vermedi. Ben ilk defa Orhan’ın kamyonunda gazyağı ile çalışan buzdolabı görmüştüm. O sıcaktan ve bunaltıcı giysilerin verdiği sıkıntı ile yanaşıp ‘Hoş geldin’ dedim ve kendisinden bir bardak soğuk su vermesi için garsona emir vermesini rica ettim. ‘Adet çıkarma Baradan. Sana şimdi su versem, herkes su ister’ dedi ve içi buz dolu viski bardağını dudaklarına götürdü. Bu olayı, başka olaylar gibi kalbimin bir köşesine yazıp Abraham Paşa Çiftliği’nin sıcak akan musluğundan suyumu kana kana içerek körelttim. Aradan beş yıl geçmişti. Yerli Film (Orhan Günşiray’ın yönetmen Atıf Yılmaz’la ortak kurdukları film şirketi) kapanmış, Orhan yavaş yavaş bitmeye başlamış ve Yeniköy’de bir meyhane açmıştı. Yanıma, bana hiç yakışmayan bir hanım arkadaş alarak Orhan’ın meyhanesine gittim. (...) ‘Orhan bir şişe su getirsene’ dedim. Hemen getirdi ama ne de olsa uyanık adam, ‘Suyu neden benden istedin de garsondan istemedin?’ diye sordu. ‘Beş yıl önce Abraham Paşa Çiftliği’nde bana vermediğin suyu ayağıma getirterek beş kuruşa içtim’ dedim". Mekânın cennet olsun, sevgili Hüseyin Baradan. ÇEVİRMEN TÜRKÇESİ STAR TV’de oynatılan yabancı filmlerin çevirisini Türkçeyi iyi bilmeyen kişiler mi yapıyor? Bu kanalda 3 Temmuz gecesi oynatılan "Amerikan Sapığı-2" filminde şöyle bir replik, kulağımızı tırmaladı: "Tek amacım, bu işi en iyi bilen kişiyle birlikte çalışmak içindi"... Yukarıdaki tümcede geçen ‘içindi’, gereksiz sözcüktür. Tümcenin doğrusu: "Tek amacım, bu işi en iyi bilen kişiyle çalışmaktı". Bu filmden iki gece önce ekrana gelen, yönetmen Jefery Levy imzalı bilimkurgu filmi "Karanlığın Meleği"nde ise daha da abuk sabuk bir söz dikkatimizi çekti: "Neticeye bakarsak, sonuç fena değil". ANLAYANA SİVRİSİNEK... YAZ sıcakları hükmünü icra etmeye başlayınca, bir ‘sineksavar’ reklamı ekranda: "... ile 45 sivrisineksiz gece" Bu ilacı püskürtürseniz, geceniz 44 sivrisinekli olabilir ama asla 45 sivrisinekli olmaz, gibi bir reklam spotu. Eğer, reklamı yapılan sinek ilacının 1,5 ay etkili olacağı belirtilecekse, şöyle denilmesi gerekmiyor mu: "... ile sivrisineksiz 45 gece" KÜLTÜR DIŞALIM! EKRANDA, adının Dr. Bülent Öner olduğu yazılı genç adam, ünlü spiker Erkan Oyal’la söyleşi yapıyordu. TV kanalları arasında dolaşırken (2 Temmuz 2004 gecesi) kulak misafiri olduğumuz kadarıyla söyleşinin konusu, ‘ülkemizdeki yabancı kültür istilası’ydı. Bu olumsuzluktan yakınırken, Sayın Öner’in sık sık şu yabancı sözcükleri kullanması dikkatimizi çekti: "Globalizm (küreselleşme), jenerasyon (kuşak), referans (yararlılık belgesi), konsept (kavram), rasyonel (ussal, akılcı)"... Sunucusu, yukarıda parantez içinde verdiğimiz Türkçe karşılıkları dururken yabancı sözcüklerle konuşmayı yeğlediği halde ‘ülkemizde yabancı kültür istilası’nı dert edinen bu kanalın adı ne dersiniz: "Expo Channel"! (08/07/2004) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
