ANA SAYFA
TÜM YAZILAR
ARAMA
LİNKLER
İRTİBAT


Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları

Kerim Evren'in "Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları" adlı kıtabı piyasada!

AYRINTILAR VE SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYIN!




Hızlı Arama


Anket
"Her biri" ayrı yazılır!
  


Yaşar Kemal'den tarihsel uyarılar Yazdır E-mail
Anadolu’nun çağdaş Homeros’u Yaşar Kemal, bilindiği gibi, mayısın sonunda İstanbul’daki Dünya Gazeteler Birliği ve Dünya Editörler Forumu’nun açılışında çarpıcı bir konuşma yaptı. 

Medyamızın ünlü kalemleri, romancımız için sözleşmiş gibi, "Keşke yazılı metin okumasa da doğaçlama konuşsaydı" diye hayıflandılar.

Yaşar Kemal’in konuşmasının içeriğini enine boyuna yorumlayan ‘kalem erbabımız’ ise pek olmadı.
Zaten romancımız da bu durumu öngörmüş; forumda ‘basının özgür olmadığını’ söylemişti.

Yazarın en vurucu sözleriyse konuşmasının sonundaydı:

"Bir atasözümüzde şöyle deniliyor: Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. Oysa şimdi biri yiyor, milyonlar bakıyor. Kıyametin kopmasını mı bekliyoruz"!

Böylece romancımız, günümüz Türkiye’sinin en önemli sorununun ‘gelir dağılımındaki dengelerin tümüyle bozulması’ olduğunu vurgulamıştı. ‘Dengeleri sağlamak için sosyal patlama olmasını mı bekliyorsunuz?’ demeye getiriyordu. Ancak izlediğimiz kadarıyla bu noktada, ‘malûm medya’nın çıtı çıkmadı. ‘Yiyenlere bakanlar’ın ilgisi, yine pop star yarışmalarına yöneltilmeye çalışıldı. Bâbıâli ağalarının tercihi buydu. 12 Eylül yasalarıyla çoktan sendikasızlaştırılmış, yasal hakları elinden alınmış, sindirilmiş basın emekçileriyse zaten ‘yiyenlere bakanlar’ arasına sokulup ‘kendisi himmete muhtaç bir dede, nerede kaldı gayrıya imdat ede’ durumuna getirilmişlerdi, onlardan da umut yok gibiydi. (Sahi, bu AB’ye uyum yasaları konuşulurken, basın emekçilerinin Avrupalı meslektaşlarının sahip bulundukları haklarla donatılmasından söz edildiğini siz hiç duydunuz mu? Biz, AKP Hükümeti’nden henüz duyamadık!)



"Basın bir zanaat değil, sanattır"

‘Düvel-i muazzama’, yok etmeyi kafasına koyduğu ulusları borç batağına sürükleyip aç ve açıkta bıraktırmakla yetinmiyor, onları dillerinden, kültürlerinden de ediyordu. İşte, Yaşar Kemal, söz konusu konuşmasında dil ve kültür yozlaşması, medyanın çıkar ilişkileri konularında da şu tarihsel uyarıda bulunmuştu:

"Küreselleşme rüzgârı önüne katılanlar, her dili, her kültürü de yıpratıyor. Buna dillerin, kültürlerin bilinçli insanları izin vermeyeceklerdir. Basın, dillerinin, kültürlerinin bozulmasını ya da yok olmasını istemeyenlerin yanında olabilir.

Basın, dünyamızdaki pek çok kötülüğün bilinmesini, duyulmasını sağlayarak önemli savaşımlar vermiştir. Basın, hiçbir çıkarın peşinde olmamalıdır, kendi çıkarı olsa bile. İşte, basının özgür olması da budur.

Basın, bir zanaat değil, sanattır".

Doğan Hızlan, 2 Haziran 2004 günkü köşe yazısında, Yaşar Kemal’in "Basın bir zanaat değil, sanattır" sözlerine dikkat çekip şöyle diyordu:

"Gerçekten de bu söz, muhabirden köşe yazarına kadar, basının işlevini, sorumluluğunu, inceliğini yeniden tanımlamamız gerektiğini göstermektedir".

Yaşar Kemal’e göre, basın sanatsa, gazeteci de ‘sanatçı’ olmaz mı!

Peki, sanatçının ‘zanaatkâr’dan ne farkı var?

Söyleyelim:

Eliyle çalışan kişi, işçi; eli ve kafasıyla çalışan, usta; eli, kafası ve yüreğiyle çalışan, sanatçıdır.

Ancak sanatçı, özgür olmadan yaratamaz.

Yukarıda anımsattığımız gibi, 12 Eylül yasalarıyla sendikasızlaştırılmış, baskı altına alınmış gazetecinin, özgürce yaratabilmesi için ileri Batı ülkelerindeki meslektaşının olanaklarına kavuşması şart.



Basınımızdaki 176 yıllık savaşım

Doğan Hızlan, söz konusu yazısında, yazarların tarihsel işlevlerine de değinerek şunları yazıyordu:

"Yazarlar, ‘sis çanı’ gibidir, dünyanın gidişatını herkesten önce sezerler, bize iletirler, biz de kulaklarımızı kapatır, gerçekleri onların fantezisi sanıp ilgilenmeyiz".

Oysa, ilgilenmemiz gerek.

(Örneğin, Yaşar Kemal’in ‘dilimizin bozulması’yla ilgili kaygılarından hareketle üstat Hızlan’ın ‘gidişat’ sözcüğünü kullanmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü Türkçe ‘gidiş’ sözcüğüne, Arapça ‘dişil çoğul’ eki olan ‘-at’ eklenerek çoğul biçimi verilemez. Bk. Ömer Asım Aksoy, ‘Dil Yanlışları’, Yalçın Emel Yayınları, 3. basım, ocak 1990, sayfa 226)

Yaşar Kemal, ‘çıkar peşinde koşmaması gereken’ basını, ‘dillerinin, kültürlerinin bozulmasını ya da yok olmasını istemeyenlerin yanında olmaya’ çağırıyor.

Aydınlarımızın en az yüz yetmiş altı yıldır sürdürdükleri bir savaşım bu.

Tarihimizdeki ilk Türkçe (sayfalarının yarısı Arapça) gazete olan ve Mısır’da yayımlanan "Vakayi-i Mısriye"nin gerçek kurucusu Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1828 yılında kılı kırk yarıyordu:

"Paşa, gazetede içerik, dilbilgisi ve dizgi yanlışlarına da çok kızıyor ve kabahatli olanların üzerine gidiyordu. Öte yandan dil konusu üzerinde titizlikle duruyor ve sade bir dilin kullanılmasına özen gösteriyordu". (Bk. - Hıfzı Topuz "II. Mahmut’tan Holdinglere – Türk Basın Tarihi", Remzi Kitabevi, kasım 2003, sayfa 14) 

Aynı şey, Vakayi-i Mısriye’den üç yıl sonra Padişah II. Mahmut’un çabalarıyla İstanbul’da yayın yaşamına atılacak olan Takvim-i Vakayi için de geçerliydi: "Sultan II. Mahmut gazete dilindeki sadeliğe önem veriyordu. Yaptığı bir gezinin notlarını kendisine gönderen Esat Efendi’ye yolladığı bir notta, yazıların herkesin anlayabileceği bir dilde olmasını istiyordu". (A.g.y. sayfa 16)

Dilde öncülük konusunda hiçbir devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’le boy ölçüşemez. Padişah’ın ‘kul’larını, çağının bile ilerisinde yurttaşlık haklarına sahip özgür bireyler yaparak onlardan bağımsız bir ulus yaratan Atatürk, ‘ulusal dil’in de bu süreçteki önemini çok iyi biliyordu. Büyük Önder, 1930 yılında şöyle diyordu:

"Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır".

Türk mahallesinde Amerikanca düşünmek

Medyamızın ‘Vakayi-i Mısriye’nin yayın yaşamına atılmasından yüz yetmiş altı yıl sonra ‘ulusal dil’ açısından da bugün geldiği nokta çok acıdır. 

İşte, Türk basınının ‘amiral gemisi’ olduğu söylenegelen Hürriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün 4 Şubat 2004 tarihli köşe yazısı:

"K..., ayrıca Neo-Con’ların Washington’daki ‘fikir üssü’olan American Enterprise Institute adlı think tank’te Türkiye ile ilgili bir panelin organizasyonuna katkıda bulunmuştu. Bu aktardıklarım, gazete haberlerine, söz konusu think thank’in web-sitesine yansımış olan ‘double check’ gerektirmeyen bilgiler. Benim bunlara hiçbir itirazım yok" (...)

Ama bizim itirazımız olmalı değil mi! 

Çünkü yukarıda üç kısa tümcedeki toplam on sekiz yabancı sözcük Vakayi-i Mısriye’de kullanılmış olsa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa adamı bastonuyla kovalardı. 

Kaldı ki günümüzde, insanın ‘sözcüklerle düşündüğü’ bilimsel olarak saptanmış.

Biz ulus olarak henüz ‘Türkçe düşünmeyi’ bile yeterince öğrenememişken, Sayın Özkök bize ‘Amerikanca düşünmeyi’ mi öneriyor yani?..

Kim öyle düşünmek istiyorsa düşünebilir ama burası Türk mahallesi efendiler!

Ve, yerel - ulusal olamayan, dünya kültür mozaiğinde yer alıp evrensel de olamaz.

Anadolu’nun çağdaş Homeros’u Yaşar Kemal, ister doğaçlama konuşsun, isterse metinden okusun, onun Toroslar’ın arı-duru kaynak suları gibi saydam Türkçesi, yüzyılların imbiğinden süzülüp insan sevgisiyle dokunmuş Anadolu kültürü, eski bir gazeteci olarak ‘medyanın varlığının temel nedenlerini’ anımsatması, hak - hukuk - adalet anlayışı, giderek daha da kararan geleceğimizi aydınlatacak ışık olabilir ama yazık ki medyamızda ‘su başlarını tutanlar’ın duyargaları artık bu gibi tarihsel uyarılara bile tümden kapandı galiba.

“NEMA”YI HÂLÂ BİLMEYEN VAR

Arapça ‘faiz’ anlamına gelen ‘nema’yı, Ali Kırca dahil, birçok spiker, ‘a’ harfini uzatmadan okuyor. Zorunlu Tasarruf Kesintisi faizlerinin ikinci taksitinin ödeneceği haberi, 4 Haziran 2004 günkü ana haber bültenlerinde verilirken, hata yinelendi. Bizim izlediğimiz kadarıyla sadece Show TV’de hem Defne Samyeli, hem de vtr’deki erkek sesi, sözcüğün son harfini uzatarak doğru okudular. Her iki spikeri de kutluyoruz. Ancak, bu kez de altyazıda ‘2. taksidi’ diye yazıldı. ‘Taksit’ sözcüğü ek alınca yumuşamaz; ‘taksiti, taksite, taksitin’ diye yazılır. 

OLMADI, OKAN BAYÜLGEN!

Okan Bayülgen, televizyon dünyasının akıllı, kültürlü, aydın ünlülerinden. Bayülgen’in Kanal D’deki ‘Zaga’ adlı izlenceyle gençliği avucunun içine alması boşuna değil. Sanatçı, izlencesinde şakayla karışık eleştirilerinin dozunu çok iyi ayarladığı için diline doladığı ünlüler bile Bayülgen’e kızamıyorlar. Ancak, 4 Haziran 2004 gecesi dil gönüllüleri biraz kızdılar sanırız. NTV’de Meltem Cumbul’la birlikte yaptığı müzik yarışması duyurusu, Bayülgen’e pek yakışmadı. Biz, tiyatro kökenli sanatçılarımız için Türkçeye özen göstermenin görev olduğuna inanıyoruz. Oysa, söz konusu duyuruda Okan Bayülgen şöyle dedi: "Uçabilirler ama uçamayadabilirler"! Türkçede ‘uçamayadabilirler’ diye bir eylem çekimi yok!

TEŞEKKÜRLER SABRİ UGAN

Yapıcı eleştiri, insanı iyiye götürür. Ancak, son yıllarda eleştirilmekten hoşlanmayan, hâttâ eleştirildikçe inatlaşıp kör kör parmağım gözüne dil yanlışlarını sürdüren gazeteci ve TV’ciler türedi. Görevleri gereği ‘kamu yararı’nı her şeyden üstün tutmaları gereken bu kişiler, ekranları ve gazete sayfalarını fena halde kirletiyorlar. Ama, öte yandan Türkçeye gerçekten gönül vermiş, pırıl pırıl medya mensupları de var. İşte, Star TV’nin spor spikeri Sabri Ugan, meslektaşlarının örnek almaları gereken bir televizyoncu. Önceki hafta bu köşede kendisine "Monaco Prensi Rainier’nin adının ‘Rayner’ değil, ‘Reniye’ diye okunduğunu" anımsatmıştık. Aslında hemen tüm televizyon kanallarında çok yaygın olarak yapılan bir yanlışlık bu. Sayın Ugan bize telefon açıp uygarca teşekkür etti. Biz de bu örnek duyarlılığı için Sayın Ugan’a teşekkür ediyor, başarılarının sürmesini diliyoruz. 
< Önceki   Sonraki >