ANA SAYFA
TÜM YAZILAR
ARAMA
LİNKLER
İRTİBAT


Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları

Kerim Evren'in "Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları" adlı kıtabı piyasada!

AYRINTILAR VE SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYIN!




Hızlı Arama


Anket
"Her biri" ayrı yazılır!
  


"Rabbena, hep bana" diye diye Yazdır E-mail
20 Mayıs günkü ‘CeTVel’de, TV kanallarının dizi film ve yarışmalardaki ‘reklam kirliliği’ni gündeme getirmiştik. Özellikle de ‘kirlilikte başı çeken’ Kanal D ve Show TV’yi izleyiciye saygılı olmaya çağırmıştık. "Merak ediyoruz, RTÜK, bu izlencelerdeki reklam sürelerinin yasal sınırı aşıp aşmadığını denetliyor mu?" diye de sormuştuk.
Vatan Gazetesi, 5 Haziran Cumartesi günkü sayısında, konuyu manşetine taşıdı. Gazeteye göre, TV izleyicileri için ‘Çile Bitiyor’du. RTÜK, reklam kirliliği yaratan kanalları son kez uyarmıştı. Yasağı çiğnemeyi sürdürenlere 500 milyar liraya kadar para cezası vermeye hazırlanıyordu.

Oysa, bizim izlediğimiz kadarıyla RTÜK’ün gücü, yalnızca Star TV’ye yetti. Şu andaki sahibi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) olan Star TV, "reklam sürelerini yasal sınırdan uzun tuttuğu" iddiasıyla geçen hafta RTÜK’çe uyarıldı.

Vatan’a bakılırsa, TV kanalı yöneticileri yarın (11 Haziran’da) toplanıp RTÜK’ten "Bize eylül ayına kadar süre tanıyın" deyip reklam kirliliğini sürdürmeyi isteyecekler. Doğrusu, bu konuda sığınabilecekleri bir ‘yasal boşluk’ da var. 

"Reklam kirliliği"ne yaz boyunca devam

Kimi maddeleri hâlâ yürürlükte olmayan RTÜK Yasası’nın 21’inci maddesi, "TV reklamları arasında en az 20 dakikalık süre olması" genel kuralını getirmişti. Ancak, Kanal D’nin ‘Kim 500 Milyar İster?’le ‘Zümrüt’ adlı dizilerinde bu kuralı çiğnediğine kendimiz -saat tutarak- tanık olduk. Show TV’nin dizilerinde de durum aynı. Bu maddede -TV’cilere ‘açık kapı’ bırakan- şöyle bir bölüm var:

"(...) Konulu filmlerin veya televizyon filmlerinin (diziler, eğlence programları ve belgeseller hariç) süreleri(nin) 45 dakikadan fazla olması halinde, her 45 dakikalık süre sonunda bir kez olmak üzere reklam için kesinti yapılabilir. Film 45 dakikadan fazla ise 45 dakikadan sonraki zamanda her 20 dakika aralıkla reklam yerleştirilebilir. (...) Haber bültenleri, güncel programlar, çocuk programları 30 dakikadan kısa oldukları takdirde reklamla kesilemezler. (...)" 

İşte, tırnak içinde getirilen "diziler, eğlence programları ve belgeseller hariç" ayrımı, ‘reklam kirliliği’nin sürdürülmesi için can simidi olabilir. Bu arada yine Vatan’ın haberinden öğrendiğimize göre, TV kanallarının yöneticileri, Televizyon Yayıncıları Derneği adı altında yaptıklara açıklamada, "programların önünde 10 dakika, program sırasında da sekiz dakikadan uzun reklam yayınlanmaması konusunda mutabakata vardıklarını" bildirmişler. Tabii yukarıda belirttiğimiz gibi bunu, 1 Eylül 2004’ten sonra uygulamak istiyorlar.

"Frekans tahsisi" bir başka bahara

Ekranlardaki ‘reklam kirliliği’, rekabet yüzünden reklam fiyatlarını düşürmek zorunda kalan medya patronlarının ‘sürümden kazanma’ çabalarından kaynaklanıyor. Medya patronları, bilindiği gibi, üzerinden TV yayını yaptıkları frekansları ‘halk adına’ serbestçe kullanıyorlar. Türkiye’de, bu açıdan durum, herhangi bir ileri Batı ülkesi girişimcisine şaka gibi gelecek altın tepsi içinde sunulmuş fırsat demek. Ülkemizde kaç TV kanalı var dersiniz? Sıkı durun; 26 Mayıs günü Expo Channel ekranına konuk olan Çetin Çeki’den öğrendiğimize göre, gündelik yayın yapan TV kanallarımızın sayısı kırkı aşmış. Herhangi bir Batı ülkesindeki serbest TV kanalı sayısının dördü geçmediğini, diğer kanalların tümünün paralı olduğunu anımsatan ünlü spiker, "Biz bu kadar zengin miyiz! Şu frekans tahsisini bir türlü yapamadık" diye haklı olarak hayıflanıyordu.

Evet, dış borcumuzun 290 milyar dolara dayanmasına karşın devlet, daha doğrusu onun adına hareket eden hükümetler, yıllardır frekans ihalesini bir türlü yapmaz; bu yoldan devletin kasasına milyarlarca dolar kazandırmayı savsakladıkça savsaklar. Öte yandan örneğin günümüzde AKP Hükümeti, devlete gelir sağlamak adına, halkın malı TÜPRAŞ ve benzeri altın yumurtlayan tavukları kesmeyi, yine halkın ormanlarını, meralarını haraç mezat satmayı, yoksula dolaylı - dolaysız vergi üstüne vergi salmayı, halka ‘parlak ekonomi politikası’ olarak yutturmaya çalışır. Bu yutturmaca için iktidarın ‘elinde’ arayıp da bulamayacağı bir medya vardır. Gazete ve TV patronlarından kimilerinin zaten geçmişten gelen ‘diyet borçları’ olmasını tepe tepe kullanır, kimilerinin de başlarında böyle ‘frekans tahsisi’ örneği Damokles’in kılıcını sallandırarak en rahat propaganda olanaklarına kavuşursunuz. Ne var ki, al gülüm, ver gülüm düzeni böyle tıkır tıkır işlerken, Türkiye karanlık bir geleceğe sürüklenmektedir. Politikacı da medya patronu da ‘günü kurtarmak’ uğruna, uzun erimde kendi bindiği dalı da kestiğinin ayırdına varmadan ülkeyi adım adım felakete götürmektedirler. Bu konuda, son haftalarda yaşadıklarımızdan basit (!) bir örnek verelim: Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘laik görüşlü’ olduğunu iddia ettiği imam hatip liseliler, 27 Mayıs 2004 günü İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda ilginç bir şenlik düzenlediler. Tiyatroda kızlar ve erkekler ayrı ayrı, harem - selamlık düzeninde oturdular. Öğrencilerin bir bölümü, İstiklal Marşı okunurken, şeriat terör örgütü İBDA-C’nin ‘cihat için şehitlik andı’ içerken yaptıkları işareti yaptılar; sağ el baş ve işaret parmaklarını kaldırdılar. Böylece hem Başbakan’ı hem de onun "İmam hatipler de Cumhuriyet okulu" diyen Milli Eğitim Bakanı’nı yalanlamış oldular. Ve, sıkı durun; bu habere, uçan kuşu haber yapan kimi yüksek tirajlı gazetelerimiz sayfalarında yer vermedi. Medyamız açısından ne hazin değil mi!

Durdurun Dünya’yı biz Türkler ineceğiz!

Özdemir Asaf, "Bütün renkler son hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler" derken, ak kâğıt üstüne basılan kimi gazeteleri mi kastediyordu?..

Kim bilir.

5 Haziran, bildiğiniz gibi Dünya Çevre Günü’ydü. 

* TRT-1’de tekrarını izlediğimiz "Çoruh Durgun Akacak" belgeselinin ilk bölümünde, yüreğimizi burkan bir görüntüyle karşılaştık. Çoruh’un, üzerinde rafting yapılan bembeyaz köpüklü arı-duru suları, çamura kesmişti. Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki bitki örtüsü yok edildikçe, topraktaki verimli mil tabakasının yılda on santimini söküp alıyormuş azgın ırmak suları. Böyle giderse yörede çölleşme kaçınılmazmış.

* Karadeniz, dünyanın en hızlı kirlenen deniziymiş. İleri Batı’nın zehir çöplüğü olmasını önlemeyediğimiz Karadeniz’i bir yandan da kendimiz kirletiyoruz.

* Haliç’e akıtılan pislikler, arıtmayı sağlayan kollektörleri tıkamış. Tam da yaz başında yine kentin ortasında bir çirkefe mi dönüşecek Haliç?

* Kuşların göç yolu üzerindeki konaklama yeri olan göllerimizi ya korkunç derecede kirletiyoruz ya da kurutup yerleşime açıyoruz.

* Bir zamanlar toprağa rastgele dikilen sopanın bile dala, yaprağa büründüğü tarım cenneti Trakya, özellikle de Ergene Havzası, fabrika atığı asitlerle tümden çoraklaşma yolunda. Akıl almaz kirlilik, sofra yoluyla halk sağlığını da vuruyor.

* İstanbul’da yoğunlaşan gürültü kirliliği... Kent içinde yerli yersiz klakson sesleri; ‘dım-tıs’çı gençlerin araba sevdası; apartmanlarda bencil komşuların köy düğününde kulağa zurna çaldırma alışkanlığının devamı görgüsüzlük örnekleri; şimdi bir bölümü kitapçı olan plakçılardan –müşteriyi içeride taciz ettikleri yetmiyormuş gibi- ana caddelere –özellikle de İstiklal Caddesi’ne- kulakları sağır edercesine yayılan böğürtü... Dünya Çevre Vakfı Genel Sekreteri Engin Ural, 5 Haziran günü TRT-2’deki ‘Haber Vizyon’ adlı izlencede, gürültü kirliliği konusunda Batı’yla farkımızı gösteren çarpıcı bir örnek verdi: "AB ülkelerinde, bahçesinin çimini biçen bir adam bile, çim biçme makinesinin çıkardığı sesin standarda uygun olmasına dikkat etmek zorundadır". 

* Ve, kirliliğin doruk noktası ‘ruhsal kirlenme’... Turgut Özal döneminden itibaren, toplumsal dokuyu tel tel çözen ‘gemisini kurtaran kaptan’ zihniyetinin yarattığı ahlaki çöküş... Yaşamımızın odak noktası durumuna getirilen ‘para’ya sahip olamayan geniş kitlelerin derin umutsuzluğu... ‘Aç it, fırın deler’ gerçeğiyle çığ gibi büyüyen suçlar, suçlular... Cumhuriyet’in rövanşını almaya ant içmiş Arap beslemesi din tacirlerinin kurtuluş yolu olarak sunduğu -ve ne acıdır ki giderek daha geniş çapta kabul göreceğini düşündüğümüz- köktendincilik için en uygun koşullar... 

Tanrı sonumuzu hayırlı kılsın mı diyelim?

Bu gidişle bizce hayırlı kılmaz.

Aklımızı başımıza devşirmenin zamanı geldi, geçiyor.

ÖZÜR VE DÜZELTME

Geçen haftaki yazımızda, Porto’nun Monaco’yu (3-0) yendiği, Avrupa Şampiyonlar Ligi futbol karşılaşmasından söz ederken "Evsahibi kraliyet ailesi onur tribünündeydi" demiştik. Dil gönüllüsü değerli dostumuz Hüseyin Movit, ‘kraliyet’ yerine ‘prenslik’ dememiz gerektiğini anımsattı. Haklı. Ayrıca, Kanal D’nin başarılı spikeri Ayşenur Yazıcı’nın adını Ayşegül yazmışız. Okurlarımızdan ve Sayın Yazıcı’dan özür diliyor, Sayın Movit’e teşekkür ediyoruz.

İnleten nağmeler

KİTLE iletişim araçlarında yapılan Türkçe yanlışları, beynimizin kıvrımlarına kimi zaman ezgiler yoluyla yerleşiyor. Hürriyet yazarı Bekir Coşkun’un 27 Mayıs 2004 tarihli köşe yazısında şu tümceye takıldık: "Çocuklar mutlandılar". Türkçede ‘mutlanmak’ diye bir eylem yok. Ama bu eylemin ‘icat edilmesi’ (!) otuz küsur yıl öncesine dayanıyor. Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye adına Semiha Yankı’nın seslendirdiği parçayı anımsayın: "Seninle bir dakika / Mutlandırıyor beni"... Demek, böyle yanlışlar, Bekir Coşkun gibi titiz bir yazarı bile etkisi altına alabiliyor. Günümüzde de bir başka ilginç şarkıyı Kıraç’tan dinliyoruz: "Bir Tanrım var, bir gitarım / Bu dünyada yapyalnızım". Genç sanatçının ‘yapyalnız’ dediği pekiştirilmiş sözcüğün doğrusu ‘yapayalnız’dır. Peki, uzun yıllardır radyolardan dinlediğimiz, TV ekranlarından izlediğimiz şu Türk Müziği şarkısına ne demeli: "Seni ben ellerin ‘olsun’ diye mi sevdim"!.. Yani ‘ellerin olmasa da severdim’ gibi bir şey... Doğrusu elbette şöyle olmalı: "Seni ben, ellerin ‘olasın’ diye mi sevdim!"
< Önceki   Sonraki >