| Gökçen'e iftira atan Ermeni'deki tiynete bak! |
|
|
|
Bilinen oyunun yeni perdesini, Hürriyet manşetten yayımladı: "Sabiha Gökçen’in 80 yıllık sırrı"... Başlığa bakılırsa, laik Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt bir tarihsel "sır" gün ışığına çıkmıştı. Haberde ise İstanbul’da yayımlanan bir Ermeni gazetesinin "iddia"sı aktarılıyordu. "Agos" adlı bu gazeteye göre, Ermenistan’dan Türkiye’ye gelen bir Ermeni hizmetçi, "Sabiha Gökçen teyzemin kızıdır ve Ermeni’dir" diyordu. Gökçen’in soy ağacını bilen yakınlarınca hemen yalanlanan bu iddiaya, yine Hürriyet, ertesi gün yeni bir iddia ekliyordu: "Sabiha Gökçen’in Ermeni değil, Boşnak olduğu öne sürüldü"... Gün, şeriatçıyla el ele verme günü Bizce yukarıdaki "haber"lerden ilkinin içeriğindeki bir ayrıntı çok ilginçti. Söz konusu Ermeni gazetesinin editörü, "Gökçen’in Ermeni olduğu bilgisi"ni kendisinin sağlığında aldıklarını ancak üzülmesin diye yayımlamadıklarını söylüyordu. Yani yayımlamak için Gökçen’in yanıt hakkını kullanamayacağı bugünleri, ölümünü beklemişlerdi. Üstelik siyaset ortamı da onlar için şimdi ballı-börekliydi. Gün, geçmişte Atatürk’ün annesi hakkında iğrenç iftiralar yayanlarla el ele verme günüydü! Üstelik daha birkaç hafta önce Ulu Önder’in Meclis’teki mareşal üniformalı resmine "takanlar", gördükleri tepkiyi hiç mi hiç umursamadan yeni marifetlerini sergilemiyorlar mıydı! TBMM Başkanı Arınç, Yaşar Çallı’nın Atatürk’ü rakı içerken gösteren tablosunun, Meclis lokantasının "bir başka duvarına taşınması" talimatını vermemiş miydi! "Evlâdı fâtihan"ın kemikleri sızladı Atatürk’ün manevi evlat edinip Türk kadınına model olarak sunduğu, "İstikbal göklerdedir" ereğine uygun olarak "ilk Türk kadın pilotu" unvanını alan Sabiha Gökçen, "sapına kadar Türk" bir ailenin kızıydı. Kaldı ki, Türk olmasa bile bu onun çağdaş Türk kadınının gözündeki değerini asla küçültmezdi. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa içlerine yayıldıkça, Anadolu’daki Türk nüfusun bir bölümü Balkanlar’a ve orta Avrupa’ya yerleştirilmiş. Bu göçmen ailelerin çocuklarına "evlâdı fâtihân" denilir. Nitekim, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Konya’dan Selanik’e göçmüş bir Yörük ailesinin kızı. Babası Ali Rıza Bey de Sökeli Kızıl Hafız’ın oğlu. Sabiha Gökçen’in anne tarafının da aynı biçimde Anadolu’dan Saraybosna’ya göçmüş olması olasıdır. Bu durum, Ermenilikle zaten uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmayan Gökçen’in "Boşnak" kökenli olduğunu da göstermez. Atatürk: Doğuşumdaki tek fevkalâdelik... Küçük yaşta babasını yitiren Sabiha Gökçen’in yetişmesinde en büyük pay sahibi Atatürk’tü. Kendisi elbette "kafatasçı" değildi ve küçük Sabiha’yı da öyle yetiştirmedi. Ama Türklüğüyle hep onur duydu ve bu duyguyu ulusuna da aşılamaya çalıştı. Ünlü Alman biyografi yazarı Emil Ludvig, Ulu Önder’in çocukluk anılarını yazmak için Türkiye’ye gelmişti. Yazar, Mustafa Kemal’in üstün başarılar kazanmasına neden olan doğal yeteneklerini kendisinden öğrenmeye çalışıyordu. Kemal, yanındaki çocukluk arkadaşı Nuri Conker’e rica etti: "- Nuri, bu tarih üstadına benim çocukluk yıllarımı lütfen anlat"! Sözü alan Conker, Mustafa Kemal’in çok önemli bir yönüne dikkat çekti: "- (Çocukluğumuzda) O’nun bizlerden farkı, biz gevezelik eder veya uyuklarken, kitap okumasıydı". Atatürk, Alman tarihçisine döndü: "- Gerçek, işte budur. Bende insanüstü meziyetler aramaya kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek fevkalâdelik, Türk olarak dünyaya gelmemdedir". (1) "Türk’ten boşalacak o zehirli kan"... Türkiye’nin zaten çok duyarlı olan gündemine yukarıdaki yeni Ermeni safsatası gibi ciddi dayanaktan yoksun iddialar, üstelik dev aynasında büyütülerek asla taşınmamalı. Böyle yapılırsa, birilerinin "çamur at, izi kalsın" tuzağına düşülmüş olur. Kaldı ki, Sabiha Gökçen olayında iddia sahibinin tiyneti, apaçık ortadadır. Nedir derseniz... Deniz Som, Cumhuriyet’teki köşesinde (2), adı geçen Ermeni gazetesinin yönetmeni Hrant Dink’in çok ilginç bir yazısına yer verdi. Yurttaşımız Dink, şunları yazmış: "Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, (Türkiye’deki) Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun"... Hrant Efendi, Ulu Önder Atatürk’ün "Türk Gençliğine Sesleniş"indeki "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur" özdeyişine, kendi meşrebince –ve tarihsel kinini kusarak- yanıt veriyor zâhir! Biz de bu yanıt karşısında, bir Eski Yunan şairinin dizelerini anımsatalım: "Bu suyu kirletmeye popon yetmez/ Kafanı sok kafanı"! ---------------------------------------------------------------- (1) Cemal Kutay "Ardında Kalanlar", Cem Ofset , İstanbul 1988 (2) Deniz Som, "Vaziyet", Cumhuriyet Gazetesi, 24 Şubat 2004 Kıbrıs için ‘Subap’ mı? TV, 15 Şubat Pazar günü saat 16.00 ve 17.00’deki haber bültenlerinde KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın bir açıklamasına ilişkin şu altyazıya yer verdi: "-Referandum ve TBMM, Kıbrıs konusunda iki önemli supab"... "Bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak" anlamına gelen sözcüğün doğru yazılışı "supap"tır. Bu vesileyle bir kuralı da anımsatalım: Türkçede hiçbir sözcük b, c, d gibi yumuşak harflerle bitmez. Yabancı dillerden Türkçeye geçen sözcüklerin özgün okunuşunda eğer son harfleri b, c, d ise sırasıyla p, ç, t gibi sert harflerle değiştirilir. Örneğin Arapça "kitab", dilimizde "kitap", "ilâc" ise "ilaç" olarak yazılır. Fransızca "methode" da Türkçeye "metot" olarak geçmiştir. Kaldı ki "supap"ın Fransızca aslı da "soupape" olduğu için yukarıdaki yanlışın bağışlanır yanı yoktur. (Daha önce de bu köşede sözünü ettiğimiz kuralın kimi istisnaları vardır: Örneğin "at" ve "ot" ile karıştırılmaması için "ad" (isim), "od" (ateş) vb. sözcükler "d" harfiyle yazılır). |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
