ANA SAYFA
TÜM YAZILAR
ARAMA
LİNKLER
İRTİBAT


Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları

Kerim Evren'in "Güncel Örneklerle Medyada Dil Yanlışları" adlı kıtabı piyasada!

AYRINTILAR VE SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYIN!




Hızlı Arama


Anket
"Her biri" ayrı yazılır!
  


Tevazu anıtı Vedat Günyol'un ardından Yazdır E-mail
“Ne yanar kimse bana, ateşi dilden özge/ Ne açar kimse kapım, bâd-ı sabâdan gayri”... (Bana, ne gönül ateşimden başka yanan var/ Ne de sabâ rüzgârından başka kapımı açan)... demiş şair.

Türk aydını, Atatürkçüsü; köktendincilerin istilasıyla son seksen yılda görülmedik ölçüde geriletilmiş, yalnızlığa itilmiş durumda.

Türkiye’de meydan, giderek her gün yeni görgüsüzlüklerine, debdebeli gövde gösterilerine tanık olduğumuz karşı devrimcilere kalıyor. 

İşte, Türk insanının din bağnazlığından kurtulup “akıl ve bilim çağı”na ancak Atatürkçü Cumhuriyet kadrolarının yaktığı irfan (kültür) meşalesiyle “aydınlatılarak” ulaşabileceğine yürekten inanan, bu ülküye ömrünü adayan “alçakgönüllü bir aydın”ı daha yitirdik.

Yazar, eleştirmen, hukukçu, yayıncı, çevirmen Vedat Günyol, 93 yaşında aramızdan ayrıldı.

Hastaneden kaçtığı gün

Türk aydınlarının ünlü “Vedat Hoca”sı, neredeyse yüz yıllık kültür çınarı Günyol, son olarak prostat ve mesane kanseri tedavisi görüyordu. Kendi deyişiyle “son yolculuğun kaçınılmaz durağı”, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi oldu. 

Aslında Günyol’un hastalıklarının -belki de doğanın, aşırı duyarlı her aydına oynadığı oyun gibi- serüveni hayli uzundur. Üstat, ta 1936 yılında, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde asistanlık yaparken, “akciğerlerinde iltihap tanısıyla” İstanbul Validebağ Prevantoryumu’na kaldırılmıştı. Ama kendisini ziyarete gelen dostlarından biri “Yahu senin hiçbir şeyin yok. Seni bir uzman doktora göstereyim” dedi. Günyol da elinde röntgen filmiyle prevantoryumdan kaçıp Beyoğlu’nda bir uzman hekime gitti, dostuyla birlikte. Uzmanın söyledikleri sevindiriciydi: “Sapasağlamsın, o filmdeki leke, çocuklukta geçirmiş olduğun bir hastalıktan kalma. Bugünden tezi yok, çık git denize, gez toz, eğlen, keyfine bak”.

Günyol, öneriye uyup ertesi gün prevantoryumdan ayrılarak soluğu denizde alır. Ama aklı geride, on-on beş kişilik koğuşu paylaştığı, yaşları on yedi dolayındaki yoksul gençlerde kalır.

Gerçek aydının alçakgönüllülüğü

Vedat Hoca, yukarıdaki anısını, ölümünden dört yıl önce Türk Dili Dergisi’ne (sayı: 80, eylül / ekim 2000) yazmıştı. Aynı yazısında, dostları Ali Ulvi Ersoy, Ferruh Doğan, Mustafa Eremektar, Raif Ertem ve Mina Urgan’ın ardı ardına toprak olmaları üzerine şöyle demişti:

“Artık, okur yazar çevrelerde hastane dendi mi akla hep son yolculuğun kaçınılmaz durağı gelir oldu. Ben bugün bu durağa, daha doğrusu bu sığınağa, dostların dürtüsüyle gelip lök gibi oturmuş bulunuyorum. Her ne kadar sayrılığım, üç yıllık bir geçmişi olan inatçı bir öksürüğün sağaltılması gibi onulmaz bir sayrılık olmasa da, içimde yine de bir tedirginlik kurdunun yer ettiğini duyumsamaktan alıkoyamıyorum kendimi”...

Tüm gerçek aydınlar “alçakgönüllü” değil midirler! İşte, Günyol’un yine söz konusu yazısından alıntıladığımız aşağıdaki satırları, çok çarpıcı bulacaksınız:

“İki kez konuğu olduğum prevantoryumdan aklımda kalan anıların başında, sonradan İngiliz Edebiyatı profesörü olan sevgili Berna Moran ile karşılaşmam var. Buna karşılaşma denemez, sadece, yanından yöresinden geçip, şöyle bir uzaktan görmüşlük denir. Odalarda öğrencisinden öğretmenine dek yoksul çevre insanlarının tıkış tıkış kaldıkları bir ortamda, bir sabah bir de baktım, bir kişilik bir odanın kapısından, ben yaşta (30-35), üstünde uzun etekli kırmızı bir redingot bulunan yakışıklı bir genç çıktı, sağına soluna şöyle bir kayıtsız baktı, sonra yine odasına girdi. Korumalı biri olmalıydı. Sordum soruşturdum. Varsıl bir çevreden geliyormuş, üniversitede asistanmış. İçim burkuldu. Hemen yoksullar koğuşuna döndüm. Yıllar sonra öğreniyorum onun, sonradan sevip saydığım alçakgönüllü Berna Moran olduğunu. Toyluk döneminin bir aymazlığıydı onun bu tutumu”... 

1971’de başlayan karabasan dönemi

Günyol’un, yoksulun yanındaki pek çok Cumhuriyet aydını gibi düşünce suçundan başı sık sık derde girmişti. Ünlü düşün adamı; 1971 yılında Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Yaşar Kemal’in eşi Tilda Hanım’la birlikte gizli Komünist Partisi üyeliğinden tutuklanmıştı. Dava beraatla sonuçlandı. Bu ve benzeri olaylar, dönemin mağdur aydınlarından kimileri arasında, güvendikleri bir hükümet üyesine karşı -bizce haksız yere- bir burukluk yarattı. Aydınların bel bağladıkları söz konusu kişi, Türkiye’nin ilk Kültür Bakanlığı koltuğunda oturmakta olan Talât Sait Halman’dı. Ancak dönem, “önüne geçilemez” solcu avının yaşandığı 12 Mart 1971 Muhtırası dönemiydi. Süleyman Demirel Hükümeti düşürülmüş, yerine hükümeti kurma görevi Nihat Erim’e verilmişti. Âşık Mahzuni Şerif’in, “Erim erim eriyesin” ilencine yol açacak bu dönemde Halman, ABD’den çağrılarak Kültür Bakanı olarak atanmıştı. ABD’deki öğrencilik yıllarında senatör McCarthy’nin başlattığı “komünist avı”nı, “çok önemli bir savaşı ya da şampiyonluk maçını izler gibi” izlediklerini anlatan Halman, bu kez Türkiye’de kendini benzer bir avın göbeğinde bulacaktı. Fakat, beş ay sonra Halman’ın 13 bakan arkadaşının istifası -müstafiler arasında Halman yer almadı- üzerine hükümet düşecek, yine Erim’in kuracağı yeni hükümette bu kez Kültür Bakanlığı koltuğu olmayacaktı. 

Nihat Erim’in bir suikasta kurban gideceği 1980 yılına dek süren o karabasan dönemi, aynı yıl yapılan 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’yle yeni bir ivme kazanacaktı.

Talât Halman’dan tarihsel mektup

Türk yazınını, kültürünü dünyaya tanıtmak için harcadığı çabalar bizce her türlü övgünün üstünde olan Talât Sait Halman’ın Vedat Günyol’la dostluğu 1953 yılına dayanıyor.

Halman’ın üstada gönderdiği bir mektuptan öğrendiğimize göre, Vedat Günyol ta 1986 yılında, yani ölümünden 18 yıl önce yayımlanan bir yazı dizisine şu adı koymuş:

“Giderayak”

Halman’ı söz konusu mektubu yazmaya yönelten neden ise üstatla dostluğunun, aralarındaki bir polemik yüzünden -Günyol’un deyişiyle- “bir ara kararıp sönmüş” olması... Halman’ın evlat acısını da yansıtan ve Türk Dili Dergisi’nde (sayı: 82, ocak / şubat 2001) yayımlanan tarihsel mektubu şöyle:

Tarih: 2 Şubat 1986

Sayın Günyol:

Yıllar süren bir sessizlikten sonra yeniden, uzaklardan birbirimize seslenmeğe başladığımız için seviniyorum. Siz de ben de felâketler yaşadık. Sanırım, perspektiflerimiz eskisinden çok farklı. Trajik bir yaşam içinde soyut doktrinlerin anlamsız kaldığını öğrendik. Eminim, Orhan Burian’ı (1) hiçbir ideolojiye değişmezdiniz. Ben, oğlum Sait’i dünyalara değişmezdim. Ben, öyle yaman kanamaktayım ki dost düşman hiç kimse kanatamaz beni.

Hangi ideoloji, sizin ve benim tanıdığımız mükemmel insanlardan üstün?

33 yıl önce bugünlerde tanışmıştık, sayın Günyol. 33 yıl, size sadece hayranlık besledim, dostluk gösterdim. Aleyhinizde tek bir kelime söylemedim, yayımlamadım. Sizi düşmanlarınıza karşı hep korudum. Ne söyledimse, ne yayımladımsa övgüydü.

Şimdi, yeniden saygımı, sevgimi, hayranlığımı belirterek dostluğumu yineliyorum. Kabul etmezseniz sağlık olsun. Anlarım. Nasıl ki daha önce de anlamıştım. İçim burkulmuştu, ama yüksünmemiştim. Yazarsanız sevinirim. Yazmazsanız, onu da anlarım.

‘Giderayak’ dizinizi merakla, zevkle okuyorum. Enfes. Sadece ‘giderayak’ düşüncesi, karamsar görünüyor bana. Keşki daha olumlu, daha iyimser bir başlık seçseydiniz.

Her zamanki saygı ve sevgilerimle...

Talât



Vedat Günyol’un Halman’a yanıtı

Tarih: 10 Mart 1986

Sayın Halman,

33 yıl önce başlayan, yıl yıl sürüp giden, sonra bir ara kararıp sönen dostluğun yeniden tazelenip yeşermesi beni pek duygulandırdı, özellikle o sıcak ve candan mektubunuzu alınca.

Azra Erhat’la mektuplaşmanız bir sürpriz oldu benim için. Hele benimle ilgili bölümleri ile. Beni suçlayan noktaları es geçmemekle, bana bir savunma hakkı tanımış oldunuz. Milliyet Sanat’ın Mart 15 günlü sayısına yazdığım yazıda sizden de bir açıklama istedim, dostluğumuza yeniden gölge düşürmemesi dileği ile.

Büyük acınıza gönülden katılıyorum. Bu konudaki duygularımı daha önce size iletemediğim için üzgünüm. Haklısınız, insandan başka gerçek yok bu dünyada. Ben Orhan Burian’ı hiçbir şeye değişmem. Ama bilin ki, ben onu, kendi dünya görüşümde yerli yerine oturtmuştum.

Mektuplarınızı yanıtlamamak gibi bir sorunum olamaz. Yaşlılığın getirdiği hoşgörü, beni bir süre kapıldığım sekterlikten (2) uzaklaştırdı. Hiç kimseye dargın kalmak istemiyorum artık.

Haberlerinizi bekleyeceğim, merakla ve özlemle.

Sevgilerle,

Vedat Günyol


Vedat Hoca gibi 93 yıl toz kaldırmadan yaşayan “tevazu anıtı” aydınların Tanrı katındaki yerleri; halka “bir lokma, bir hırka” talkını verirken kendileri din ticaretiyle paraya, altına boğulan ama yine de gözü doymayan zamane görgüsüzlerinden elbette çok daha yücedir.

Işıklar içinde yat, Günyol.



(1) Edebiyat Profesörü Orhan Burian, Vedat Günyol’un 5 Mayıs 1953’te henüz 39 yaşında ölen arkadaşı. İkisi birlikte, “Ufuklar” dergisini çıkarıyorlardı. Burian, bıraktığı bin lirayla Günyol’un dergiyi çıkarmaya devam etmesini vasiyet etti. Günyol, “Yeni Ufuklar” adıyla derginin yayınını sürdürdü.

(2) Sekterlik: Katılık, hoşgörüsüzlük.



ERDOĞAN, CHIRAC’I NASIL ‘ŞIRRAK’ DİYE OKUYORMUŞ!


Hürriyet Gazetesi’nin 5 Temmuz 2004 tarihli sayısında “Şirak’ın sırrı” başlıklı, ilginç bir ‘haber’:

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yabancı dil bilmemesine rağmen yabancı devlet adamlarının isimlerini dört dörtlük telaffuz etmesinin sırrı çözüldü. (...) Konuşma metinlerinde yabancı muhataplarının isimleri Türkçe seslerle okunduğu şekilde ‘transpoze’ ediliyor (uyarlanıyor). Başbakan da bu isimleri ‘tak’ diye okuyuveriyor”.

‘Haber’e, ‘Erdoğan’ın konuşma metni olduğu öne sürülen bir kupür eklenmiş. Kupürde, Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya Şansölyesi’nin adlarının Türkçe ‘Şirak’ ve ‘Şiröder’ diye yazılmış olduğu görülüyor. (Tek tümcelik kupürde bir de dilbilgisi yanlışı göze batıyor; dilimizde ayrı yazılan ‘bir arada’ sözü, bitiştirilmiş.)

AKP’nin iktidara geldiği günden beri medyamızın bir bölümünde çok sık rastladığımız bu tür ‘haber’leri artık yadırgamamayı öğrendik. Maşallah, her şeyi dört dörtlük Başbakan Erdoğan’ın, son olarak ‘yabancı devlet adamlarının isimlerini de dört dörtlük telaffuz ettiğini’ bu ‘haber’le öğrenmiş bulunuyoruz. (Oysa, övündüğü imam-hatip eğitimi gereği iyi bir ‘hatip’ olması gereken Erdoğan, örneğin doğru diksiyonun vazgeçilmezi, ‘ussal ve duygusal değer sözcükleri’ kavramlarından haberdar olmadığı için hemen her metni, gereksiz sözcüklere gereksiz vurgular yaparak, garip bir tonlamayla okuyor. 13 Temmuz günü ‘kamusal alan’la ilgili kendine özgü yorumu, yine esip gürleyerek dile getirirken yaptığı gibi... Erdoğan’ın ‘medeniyyet’, ‘iyi niyyet’ gibi yanlış telaffuzları da cabası...)

Yukarıdaki ‘haber’e giydirilmeye çalışılan ‘bilimsel kılıf’ ise -okurlarımızdan özür dileyerek âmiyane deyişle söylüyoruz- ‘yerseniz’ türünden mi ne?.. Sözlüklere bakılırsa; Fransızca ‘transposer’ (transpoze okunur); yerini değiştirmek, makamını değiştirmek, müzikte bir parçayı başka bir ses perdesine geçirmek demek. Sözcüğün, haberde ayraç içinde verildiği gibi ‘uyarlama’ diye bir anlamı yok. ‘Uyarlama’, Fransızca ‘adaptation’un (adaptasyon okunur) karşılığı.

Öte yandan bir dilin seslerinin tüm incelikleriyle gösterildiği sisteme ‘transkripsiyon’ (Fr. transcription), öztürkçesiyle ‘çevriyazı’ denilir. Harflerin yeterli sayılmadığı bu sistemde, her sesi karşılayan bir simge vardır. Fakat, sayfada kupürü verilen metinde, söz konusu çevriyazı simgeleri de elbette yok!

Peki, ne var?

Görevi padişahı her fırsatta okkalamak (pohpohlamak) olan ‘tak-şak’çı kimi eski saray hizmetlilerinin vıcık vıcık tavrı...

(1) Edebiyat Profesörü Orhan Burian, Vedat Günyol’un 5 Mayıs 1953’te henüz 39 yaşında ölen arkadaşı. İkisi birlikte, “Ufuklar” dergisini çıkarıyorlardı. Burian, bıraktığı bin lirayla Günyol’un dergiyi çıkarmaya devam etmesini vasiyet etti. Günyol, “Yeni Ufuklar” adıyla derginin yayınını sürdürdü.(2) Sekterlik: Katılık, hoşgörüsüzlük.Hürriyet Gazetesi’nin 5 Temmuz 2004 tarihli sayısında “Şirak’ın sırrı” başlıklı, ilginç bir ‘haber’:“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yabancı dil bilmemesine rağmen yabancı devlet adamlarının isimlerini dört dörtlük telaffuz etmesinin sırrı çözüldü. (...) Konuşma metinlerinde yabancı muhataplarının isimleri Türkçe seslerle okunduğu şekilde ‘transpoze’ ediliyor (uyarlanıyor). Başbakan da bu isimleri ‘tak’ diye okuyuveriyor”.‘Haber’e, ‘Erdoğan’ın konuşma metni olduğu öne sürülen bir kupür eklenmiş. Kupürde, Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya Şansölyesi’nin adlarının Türkçe ‘Şirak’ ve ‘Şiröder’ diye yazılmış olduğu görülüyor. (Tek tümcelik kupürde bir de dilbilgisi yanlışı göze batıyor; dilimizde ayrı yazılan ‘bir arada’ sözü, bitiştirilmiş.)AKP’nin iktidara geldiği günden beri medyamızın bir bölümünde çok sık rastladığımız bu tür ‘haber’leri artık yadırgamamayı öğrendik. Maşallah, her şeyi dört dörtlük Başbakan Erdoğan’ın, son olarak ‘yabancı devlet adamlarının isimlerini de dört dörtlük telaffuz ettiğini’ bu ‘haber’le öğrenmiş bulunuyoruz. (Oysa, övündüğü imam-hatip eğitimi gereği iyi bir ‘hatip’ olması gereken Erdoğan, örneğin doğru diksiyonun vazgeçilmezi, ‘ussal ve duygusal değer sözcükleri’ kavramlarından haberdar olmadığı için hemen her metni, gereksiz sözcüklere gereksiz vurgular yaparak, garip bir tonlamayla okuyor. 13 Temmuz günü ‘kamusal alan’la ilgili kendine özgü yorumu, yine esip gürleyerek dile getirirken yaptığı gibi... Erdoğan’ın ‘medeniyyet’, ‘iyi niyyet’ gibi yanlış telaffuzları da cabası...)Yukarıdaki ‘haber’e giydirilmeye çalışılan ‘bilimsel kılıf’ ise -okurlarımızdan özür dileyerek âmiyane deyişle söylüyoruz- ‘yerseniz’ türünden mi ne?.. Sözlüklere bakılırsa; Fransızca ‘transposer’ (transpoze okunur); yerini değiştirmek, makamını değiştirmek, müzikte bir parçayı başka bir ses perdesine geçirmek demek. Sözcüğün, haberde ayraç içinde verildiği gibi ‘uyarlama’ diye bir anlamı yok. ‘Uyarlama’, Fransızca ‘adaptation’un (adaptasyon okunur) karşılığı.Öte yandan bir dilin seslerinin tüm incelikleriyle gösterildiği sisteme ‘transkripsiyon’ (Fr. transcription), öztürkçesiyle ‘çevriyazı’ denilir. Harflerin yeterli sayılmadığı bu sistemde, her sesi karşılayan bir simge vardır. Fakat, sayfada kupürü verilen metinde, söz konusu çevriyazı simgeleri de elbette yok!Peki, ne var?Görevi padişahı her fırsatta okkalamak (pohpohlamak) olan ‘tak-şak’çı kimi eski saray hizmetlilerinin vıcık vıcık tavrı...

 

(15/07/2004)

< Önceki   Sonraki >