| TEM'de tersine gidip Avrupa'ya varılır mı? |
|
|
|
Seçim öncesi birkaç günü ‘memleketimiz’de geçirince yeniden doğmuş gibi olduk. Bu arada İstanbul’un, ömür törpüleyen bir ‘cangıl’ olduğunu bir kez daha anladık. ‘Memleketimiz’, Edirne’ye bağlı küçük bir yerleşim birimi olan Havsa ilçesi. Yedi bin 700 nüfuslu ilçede altı bin dolayında seçmen var. İlçenin çocuk nüfusu, Türkiye ortalamasının çok altında. Havsa halkı, sürü sepet çocuk yapmama bilincine sahip. Tayyip Erdoğan’ın ve onun hocalarının geçmişte din kurallarını öne çıkararak toplumumuza yaptıkları "Doğum kontrolü yapmayın, çoğalın" çağrısı, ‘memleketimiz’de etkili olmamış yani. Ne de olsa Edirne, Türkiye’nin hem okur-yazar oranı en yüksek hem de Batı’yla kültür alışverişinin en yoğun olduğu ili. İstanbullu eczacı, ilaçta KDV’yi ‘deve’ ediyor Havsa’da ilk dikkatimizi çeken şu oldu: Sürekli kullandığımız bir ilacı almak için gittiğimiz eczanede, yüzde sekiz KDV ödedik. ‘Ne var bunda?’ diyebilirsiniz. Çok şey var. İstanbul’daki birçok eczane, aylar önce ilaçta KDV’nin yüzde 18’den yüzde 8’e düşürülmesine karşın hâlâ eski oranı uyguluyor. (Bu konuyla ilgilenen bir yetkili olursa, aynı ilacın farklı fiyatlardan satıldığını gösteren ‘fiş’leri kendisine sunabiliriz. Ama İstanbul bir cangıl dedik ya, o yetkiliyi ara ki bulasın!) Trakya’da yaşayanların büyük çoğunluğu gibi Havsalılar da yasalara saygılı, ahlaklı ve iyi yurttaş. Seçim kampanyası değil,görgüsüzler tantanası Küçücük ilçede seçim yarışı da örnek bir olgunluk içinde yapılıyordu. İstanbul’un en dar sokak aralarına bile girip hoparlörleri sonuna dek açık ses aygıtlarıyla hasta, çocuk, yaşlı demeden insanları rahatsız eden ilkel, görgüsüz tipler burada yoktu. Yine araç konvoylarıyla, yine şarkılı türkülü seçim kampanyaları yapıyor ama gürültü kirliliği yaratmamaya özen gösteriyordu Havsalı adaylar. Rakiplerin uygarca el sıkışıp birbirlerine şans dilemeleri de cabası... Bu arada gittiğimiz her kahvehanenin duvarında, adaylardan birkaçının değil, hemen hemen tümünün afişlerinin asılı olması dikkatimizi çekti. Maazallah, İstanbul’un varoşlarındaki bir kahvehaneye, oranın sahibiyle ‘karşıt görüşlü’ olan bir adayın seçim afişi asılmaya kalkışılsa herhalde kan gövdeyi götürür. Nitekim, yerel seçimlerin yapıldığı 28 Mart günü benzer nedenlerle çıkan çatışmalarda 10 yurttaşımız can verip onlarcası da yaralanmadı mı! Yüzlerce kilometrelik bir ‘korku tüneli’ gibi Kısa dinlencenin sonunda -artık neredeyse bir Türkiye panoramasını yansıtan- İstanbul ‘cangıl’ına dönerken, birçok güzel şeyin de arkamızda kaldığını üzülerek fark ettik. TEM Otoyolu’nda Çorlu’yu geçtikten sonra araçların direksiyonundaki çehreler değişmeye başladı. Yolda trafiğin tenha olmasına karşın şerit değiştirirken sinyal veren sürücülerin yerini, zikzakçılar almaya başladı. Hava yağışlı, dolayısıyla yol kaygandı ama yine de hız sınırını takan yoktu. Her on sürücüden belki dokuzu aracının farlarını yakmıyor, alacakaranlık kuşağının içinden çıkan hayaletler gibi dehşet saçarak uçuyorlardı sanki. Silivri sapağına yaklaşırken gördüklerimiz ise tam anlamıyla gözlerimizi yerinden uğrattı: Bir otomobil, TEM Otoyolu’nda ters yönde ilerliyordu. En az doksan kilometre hızla güvenlik şeridinde seyrediyordu. İki yüz kilometre hızla giden zikzakçılardan birinin ufacık bir temasıyla paramparça olması işten bile değildi. Yaptıkları, yapacaklarının küçük birer provası Yukarıda sözünü ettiğimiz, Türkiye’yi Avrupa’ya bağlayan TEM Otoyolu... TEM’in E’si de ‘Europe’ zaten! Acaba böyle ‘ters yönde ilerleyerek’ Avrupa’ya varılabilir mi?.. TEM’de seyreden aracın akıbetini bilmiyoruz ama pazar günkü seçimde oylarını büyük oranda artıran AKP’nin Türkiye’yi şimdi daha da büyük bir hızla ‘din devleti olmaya doğru’ götüreceğini –bugüne değin yaptıklarının ışığında- kestirebiliyoruz. Ulusça zararın neresinden, ne zaman, hangi ölçüde hasarla dönebileceğimiz ise artık tarihin seyrine kalıyor gibi... Dileriz, Türkiye’nin ufkunda bir ‘parçalanma’ yoktur. (Havsa’da 28 Mart 2004 seçimini hangi partiden adayın kazandığını merak edenlere: DYP’li Belediye Başkanı Recep Özen yeniden seçildi. Üstelik ‘Edirneli’ Maliye Bakanı Unakıtan, Havsalılara "AKP adayını seçerseniz kesenin ağzını açarım" diyerek ‘siyasal rüşvet’ önerdiği halde...) ‘SÜREÇ’ ENFLASYONU! Kimi televizyoncu ve gazeteciler, ‘süreç’ ile ‘süre’ sözcüklerini sık sık birbirine karıştırıyor. Ahmet Hakan, 1 Mart gecesi Kanal 7’de Tayyip Erdoğan’a soruyordu: "- Bu süreç içerisinde İzmir seçmeni değişmiş olabilir mi"? 7 Mart günkü Hürriyet’in Pazar ekinde de Ebru Çapa yazıyordu: "- Gerçek İstanbullu, bu şehirde yaşadığı süreçte en az bir kez kaybolmuştur". Osmanlıca ‘vetire’nin ve Fransızca kökenli ‘proses’in öztürkçesi ‘süreç’; ‘belirli bir düzen içinde ilerleyen olay ve hareketler dizisi’ demektir. Hakan ile Çapa’nın yukarıdaki iki tümcesinde yer alması gereken sözcük ise ‘bir olayın başıyla sonu arasında geçen zaman, müddet’ anlamına gelen ‘süre’dir. ‘EŞORTMAN’ MI, O DA NE? NTV’de 10 Mart günü ekrana gelen ‘Lifestyle Moda’ izlencesinde yeni mevsimin erkek giyimi anlatılırken şöyle denildi: "- Cerruti erkeği, klasik elbiselerle eşortmanlar kullanıyor". Dilimizde ‘eşortman’ diye bir şey yok. ‘Spor giysisi’ anlamındaki sözcüğün doğrusu ‘eşofman’ (Fr. Echauffment)dır. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
