| Spordan siyasete Türkçe yanlışları |
|
|
|
TRT’nin Avrupa Futbol Şampiyonası yayınları, gerçek birer şölen. Başta Yalçın Çetin ve Kerem Öncel olmak üzere TRT spikerleri, başarılı anlatımlarıyla seyir zevkimize ayrı bir zevk katıyorlar. Medya çalışanları için iletişim fakülteleri dışındaki en önemli iki okuldan biri olan (diğeri Anadolu Ajansı) TRT, bu gibi şampiyonaları yayınlarken, keşke maç yorumcularını da dışarıda aramayıp kendi bünyesinden seçse diyoruz. (Hele kimi özel kanallarda futbol yorumculuğunun tümden cılkı çıkarıldı; Türkçe bakımından kenar mahalle kahvehanelerinde bile konuşamayacak denli donanımsız, üstelik futbol bilgisinden yoksun, ünlü -günümüzün moda deyişiyle medyatik- olmaktan başka hiçbir özelliği bulunmayan kişileri ekranda görmekten gına getirdik.) 17 Haziran 2004 günü oynanan Fransa – Hırvatistan maçını TRT’de yorumlayan Ömer Üründül gibi yılların spor yorumcusu bile Fransız oyuncu Desailly’nin adını, ‘Dezali’ diye telaffuz edip durdu. Yalçın Çetin sürekli ‘Dözeyi’ diyerek onun hatasını düzeltmeye çalıştı ama Üründül maç sonuna değin sanki Çetin’le inatlaşıp yanlış telaffuzu sürdürdü. Futbolcu Zidane’ı küçümseyen yorumcu Dil yanlışlarında bile bile ısrarcı olmaktan söz edince, Hıncal Uluç’u anmamak olur mu! Kendine özgü spor yazarı ve yorumcusu, bu kez de Cezayir asıllı Fransız futbolcu Zidane’ı küçümsemiş. "Zidane kimdir?" diye yazıp eklemiş: "L’Equipe (Fransız gazetesi) arkasında"... O Zidane ki, dünya futbolunun gözbebeği. 13 Haziran 2004 günü İngiltere karşısında doksan dakikayı (1-0) yenik kapatan Fransa’yı, üç uzatma dakikasında iki gol atarak (2-1) galibiyete taşıdı... 17 Haziran 2004’teki Hırvatistan maçında topu, rakip ceza sahasındaki arkadaşının kafasına sanki gözbağcılara özgü bir hareketle indirerek yarattığı gol pozisyonunda da zekâsıyla bedensel hünerlerinin nasıl birleştiğini gösterdi... İlk kez 1970’li yıllarda Cumhuriyet Gazetesi’nin spor sayfasında köşe yazısına rastladığımız Hıncal Uluç, tüm spor yorumcularının ak dediğine kara demesiyle dikkatimizi çekmişti. Şimdi de Zidane’ı Avrupa Şampiyonası’ndaki başarılarından dolayı herkes alkışlıyor ya, Uluç mutlaka bunun aksini savunmalı! ‘Birçok’ sıfatını alan isim tekil olur Geleceğin spor spikerlerini ve yorumcularını yetiştiren özel kurumların, bu işe TRT gibi ciddiyetle, özenle eğilmelerini diliyoruz. Elbette en çok da Türkçeye... Halit Kıvanç, 19 Haziran 2004 günü Fenerbahçe TV ekranındaydı. Özel bir kurumda öğretmenlik yaptığını söyleyen Kıvanç, şöyle dedi: "Yetiştirdiğimiz öğrenciler, birçok kanallarda çalışıyor". Aynı dil yanlışını, imam-hatip lisesi mezunu bir ‘hatip’ olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da yapıyor: "AB’ye uyum için birçok yasalar çıkardık"... Bu da, NTV’deki ‘Sağlık Raporu’ adlı izlencenin konuğu Prof. Dr. Ertuğrul Aydemir’in sözleri: "Fazla güneşlenme, birçok hastalıklara neden olabiliyor". Oysa ‘birçok’ sıfatını izleyen isim, çoğul değil, tekil olur; ‘birçok kanalda’, ‘birçok yasa’, ‘birçok hastalık’ gibi... Anlayanlara sivrisinek saz... Tekillik ve çoğulluktan dem vurunca, 5 Haziran 2004 tarihli Akşam Gazetesi’ndeki dil yanlışlarından söz etmek istiyoruz. Ama öncelikle şunu vurgulayalım: Kimi meslektaşlarımız, bizim bu köşede ‘medyadaki dil yanlışları’nı konu ederken, kimi TV kanalı ve gazeteleri eleştirmekten kaçındığımızı öne sürüyorlar. Özellikle de son yıllarda çalıştığımız yayın organlarını kayırıp kayırmadığımızı soruyorlar. Bizim Bâbıâli’den olsun, Bâbıâli dışından olsun, hiç kimseyle gizli ya da açık bir hesabımız yok. Ayrıca kimseyi kınamak, küçüksemek de haddimiz değil. Dostoyevski, "Herkes, her şeyden ve herkesten sorumludur" demiş. Bizi bu köşeyi yazmaya iten birinci neden, ‘medyada dil yanlışları’nın, otuz dört yıllık meslek yaşamımız boyunca görmediğimiz ölçüde artmış olmasıdır. Özellikle de TV yayınları, Türkçeyi kirletmede başı çekiyor. ‘Ulusal dil’deki bozulmayı, ulusallığa zaten karşı olan ‘ümmetçi’ iktidar ile onların yardakçılığını yapan ‘ulus-devlet’ karşıtlarının yol açtığı yoğun bir sosyal kirlilik izliyor. Akşam’dan, elli bin araca tek numara! Şimdi, son çalıştığımız gazetelerden biri olan Akşam’ın yukarıda belirttiğimiz sayısının birinci sayfasında yer alan haber spotlarından ilginç bir tümceyi aktaralım: "50 bin aracın motor ve şasi numarası tek tek kontrol edildi". Yukarıdaki ifadeye bakılırsa, elli bin araca bir tek ‘motor ve şasi numarası’ verilmiş. Bu tek ‘numara’, tek tek kontrol edilmiş (!) Spotta sözü edilen 50 bin araç, mutlaka yaklaşık rakamdır. Eğer ‘yaklaşık’ sözcüğünü kullanmıyorsanız, Türkçe dilbilgisi kurallarına göre, söz konusu sayıyı yazıyla ‘elli bin’ diye yazmak gerekir. Akşam’ın aynı sayfasında ayrıca, ‘kâbus’ sözcüğü, inceltme imi kullanılmadan ‘kabız’ der gibi ‘kabus’; yine mutlaka inceltme imiyle yazılması gereken ‘rüzgâr’ da ‘rüzgar’ diye geçiyor. (Falih Rıfkı Atay’ın gazetesinin günümüzdeki kimi yöneticileri, inceltme iminin yalnızca ‘hâlâ’ ve ‘hala’ gibi eş anlamlı sözcükleri birbirinden ayırmak için kullanıldığı iddiasındalar. Bu yanlışa TDK’yı da ortak etmeye çalışıyorlar. Oysa, TDK yetkililerinden Hamza Zülfikar’ın da geçenlerde açıkladığı gibi Kurum’da hiçbir zaman böyle bir karar alınmadı. ‘Şapkayı atıp kurtulmak’ yok, gazeteci biraz dilbilgisi öğrenecek.) ‘927 kişilik seyirci kapasitesi’ denir mi? Aynı tarihli Akşam’ın, üstelik ‘Kültür ve Sanat’ gibi iddialı bir logo taşıyan sayfasında, bir habere koskoca puntolarla yazılmış altbaşlık: "Sabancı Üniversitesi’nce inşa edilen 927 kişilik seyirci kapasitesine sahip Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi"... İletişim fakültelerindeki haber tekniği derslerinden çok önce, ilköğretim okullarında Türkçe öğretmeni öğrenciye ‘gereksiz sözcük’ kullanmamayı öğretir. Yukarıdaki altbaşlıkta geçen ‘seyirci’ sözcüğü, gereksiz sözcüktür. O gösteri merkezinin koltuklarında ‘seyirci’ olarak zaten ‘kişi’ler oturacağına göre ‘... kişilik seyirci kapasitesi’ denmez; ‘927 seyirci kapasitesine sahip’ demek yeterlidir. Aynı gazetedeki -özne, tümleç, nesne, yüklem ve elbette ‘tema’ engeli tanımadan dümdüz giden- kimi köşe yazılarına da -dilbilgisi ayrıntılarına girmeden- kısaca göz atalım. ‘Renkli’ yazar Serdar Turgut’un satırlarına örneğin... (Onun, Hürriyet’te yazarken, karlı bir sayım -ya da seçim- günü Taksim’de mahsur kalıp tuvalet ihtiyacı gelince sığındığı lüks otelin helâsında yaptıklarını tüm ayrıntılarıyla okura aktarmasını nasıl unutabiliriz!) Turgut’un, bu kez (5 Haziran 2004 tarihli Akşam’daki) konusu, ‘yazılı basın’! Gözde yazar, ‘basın’ sözcüğü zaten yazılı olmayı da içerdiği için ‘yazılı basın’ denilemeyeceğini, ta Amerika’larda yaşadığı için unutmuş olmalı! Yazısından öğrendiğimize göre Turgut, Habertürk TV’nin haber bültenlerine yorumcu olarak katılıyormuş. Kendisine bir gün bu kanaldan telefon edip CIA Başkanı’nın istifasını yorumlamasını istemişler. Yazar, istifadan haberdar olmadığı için ‘paniklemiş’. Ama hemen araştırıp habere ‘ayrı bir boyut’ katmış. Peki, bu boyut neymiş dersiniz? Biz de çok merak ettik ama Turgut’un CIA Başkanı’nın istifasına kattığı boyutu, yazısında bulamadık. Bu da köşe yazarlığının yeni boyutu mu? "Toplumsal algıyı okuma"nın Arapçası Oya Berberoğlu da aynı günkü köşe yazısında Türkiye’nin ‘IMF ile Hangi Yol’u izleyeceğini irdeliyor. "Her ne kadar Başbakan Erdoğan kredisiz bir anlaşmadan söz etmekle beraber" (...) diye başlayan bir tümce kuruyor. Oysa, ‘her ne kadar’ ve ‘beraber’ sözcükleri bir arada kullanılamaz. İkisinden birinin tercih edilmesi gerekir. Yukarıdaki anlatımın doğrusu, "Başbakan Erdoğan, her ne kadar kredisiz bir anlaşmadan söz etse de"... ya da "Başbakan Erdoğan, kredisiz bir anlaşmadan söz etmekle beraber"... olacak. Berberoğlu, yazısının devamında, "hükümetin 2005 Haziranında AB ile müzakereye başlamayı umduğunu" anımsatıp şöyle diyor: "Biz ise aksi kanaatteyiz, yine net tarih yok diyoruz üzülerek". Sayın yazar, örneğin 15 Haziran 2005 gibi kesin tarih bildirilmedikçe, ay adlarının küçük yazılması gerektiğine dikkat etmiyor. Ayrıca özne olarak birinci çoğul şahısı kullandığı yukarıdaki tümcenin hemen ardından, birinci tekil şahısa geçiyor: "Gerekçeleri çok yazdım, tekrar etmiyorum". Yazısının devamında da aşağıdaki incileri sıralıyor (parantez içindekiler bizim yorumumuz): * "Ayrıca AB’den müzakere tarihi olmaz ise Hükümet’in çok tartışılacağı da aşikar". (Müzakere tarihi olmaz ise oldurun ki tartışılmaz olun)! * "Toplumsal algıyı doğru okuyan AKP Hükümeti halkın IMF’den hoşlanmadığını biliyor. (...) Haklı olarak Türk toplumu net borç alıcısı olmaktan çıkmak istiyor". (‘Brüt borç’ hakkımız, söke söke alırız)! * "Devlet Bakanı Ali Babacan, çeşitli kesimleri dolaşarak IMF ile yola nasıl devam edilmesi, ne yapılması yönünde görüş alışverişlerinde bulunuyor". (Akrabayla ye, iç, alışveriş etme)!.. En arif okura bile böyle kök söktürülmez Aşağıdaki alıntı da Akşam’ın Ankara Temsilcisi Nuray Başaran’ın köşe yazısından: "(...) Çok büyük milletvekili sayısının yanı sıra, sanki tek partili bir düzenmiş gibi ortaya çıkan siyasi gücün etkisinde kalan kimi partililerin olmasından ziyade, bir rozet ile her kapıyı açmak isteyen veya dolaylı-imalı laflarla kendilerini kimi siyasilerin uzantısıymış gibi gösteren çok sayıda insan türedi etrafta". (...) Yukarıdaki tümceyi ‘çözümlemek’, herhalde değme dil uzmanlarının harcı değil! Yazısının devamında sözü -yine kendine özgü anlatımıyla- iktidarın ‘laiklik ve yolsuzluklar konularında daha dikkatli olması gerektiğine’ getirecek olan Başaran, önce ‘yağlı - ballı’ bir girizgâhla kaygan zemin hazırlıyor: "Başbakan Erdoğan ve AK Parti’nin liderlik takımı, büyük bir azim ve eforla hem AB yolunda reformları yapmaya çalışıyorlar hem de yeni siyasal iklimi inşa etmeye çalışıyorlar". Ne denir, mevsim inşaat mevsimi!.. Köklüçınar’dan bir yapıt daha GÜNÜMÜZ medya dünyasındaki kirliliğe karşı duyarsız kalanların sığınabilecekleri bir atasözü: "Çingene çergesinde musandıra ne arar"! Yunanca kökenli ‘musandıra’, ‘yüklük’ demek. Atasözü, derme çatma Çingene çadırında yüklük aramamak gerekir, anlamına geliyor. Bunu söyleyene siz de çıkıp şu dizelerle karşılık verebilirsiniz: "Suya, sabuna dokunmazmış, pise bak"!.. Çok şükür ki medyadaki kirlenmeye karşı kalemiyle verdiği savaşımı ödünsüz sürdüren şövalyelerimiz, ‘edilgen’ meslektaşlarımızın açığını kapatıyor. Engin Köklüçınar Ağabeyimiz, saygın Bâbıâli şövalyelerinin en önde gidenlerinden. Köklüçınar’ın, ‘Parasız Kitap’tan sonra şimdi de ‘Parayı Veren Kitabı Okur’ adlı bir yapıtı yayımlandı. Aşağıdaki satırlar, onun yalın kılıç daldığı yayın dünyasından çarpıcı bir kesiti anlatıyor: "Baktım bir gün büyük (!) medyada bir çığırtkanlık, bir çığırtkanlık gırla gidiyor. Bunların TV’lerinde sunuculuk yapan bir dul hanımefendi kitap yazmış. İsmi de güzel, kapağındaki resmi de... Ehh, Allah’ın emri, kitabı satın aldım, elime de kalemi... Kitabın 13. baskısı, ilamaşallah. (...) Herhalde çok dalgın ve dikkatsiz okudum, diye şöyle üstünkörü baktım, yine aynı şey... Kayda değer tek cümle yok. Rezalet. Programına gelenlerle, kuliste yaşadıklarını, rezil bir Türkçe ile anlatmış ve bu kitap bu ülkede 13 baskı yapmış". Engin Köklüçınar’ın ‘Parayı Veren Kitabı Okur’ adlı yapıtını mutlaka edinin. Bu ve benzeri pek çok traji-komik gerçeğin tatlı bir üslupla ele alındığı kitabı bir çırpıda okurken çok şey öğreneceksiniz. Ellerine sağlık Engin Ağabey! |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
