| Nasır Değil Kan Çıbanı |
|
|
|
MEDYA editörleriyle TV sunucularının, “doğru Türkçe” kullanımı konusunda ayrı bir toplumsal sorumlulukları var. Çünkü, onların kitle iletişim araçlarında yaptıkları dil yanlışları, doruklardan yuvarlandıkça büyüyüp Türkçemizin üzerine çığ olarak düşen birer kartopuna benziyor. Bu ‘feci’ durum, en çok da yabancı sözcüklerin medyada yanlış kullanımından kaynaklanıyor. 17 Nisan 2007 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin üçüncü sayfasında bir başlık: “Foseptik çukurunda bir ölüm daha” Devletin kültür ve sanat kanalı TRT-2’nin 12 Mart 2007 günü saat 11.00 haberlerinde verilen, 12.00 haberlerinde de aynen yinelenen tümce: “İstanbul ve Adana’da, fosseptik çukurlarına düşme olaylarına yenileri eklendi”. Yukarıdaki başlıklarda bir değil, iki yanlış var: 1- Fransızca kökenli “fosseptik”, Türkçede çift ‘s’ harfiyle yazılır. 2- “Fosseptik” (Fr. fosse septique), “lağım çukuru” demek. Bu kavram zaten ‘çukur’u da içerdiği için “fosseptik çukuru” denmez. Suriye’nin Halep kentinde, 3 Nisan 2007 gecesi Fenerbahçe ile El İttihat takımları arasında oynanan futbol karşılaşmasını, Fox TV’nin canlı yayınında izledik. Maçı anlatan erkek spiker, bizi dehşet içinde bırakan konuşma yanlışları yaptı; “ileri gelenler” anlamındaki Arapça kökenli “erkân” sözcüğünü, ‘a’ harfini inceltmeden sürekli “erkan” diye okumakla kalmadı... zaten çoğul olan sözcüğe bir de “-lar” eki ekleyerek “erkanlar” dedi. Maçın 73. dakikasında Fenerbahçeli Alex oyuna alınınca da şunları söyledi: “Suriyeliler, 17 dakika onu (Alex’i) izleme şansına sahip olacaklar. Yakinen”... Genç spiker “yakinen”in, herhalde “yakından” demek olduğunu sanıyor. Oysa, Arapça bir sözcük olan “yakin”, “sağlam bilgi” demektir; “yakinen” ise “kesinlikle” anlamına gelir. Bir de, yine Arapça “alet” ve “cihaz” (aygıt) kavramlarını birbirine karıştıranlar var. Ünlü TV dizisi “Tehlike Çemberi” (Hart To Hart – 1981), Digitürk’ün RetroMax adlı kanalında kısa süre öncesine kadar yayımlanıyordu. İşte, bu diziden bir replik: “Hart’ların evinin güvenlik aletleriyle çok iyi korunduğunu duydum”. Yukarıdaki tamlamanın doğrusu “... güvenlik cihazları (aygıtları)”dır. Çünkü “alet”, buradaki anlamıyla “basit işlerin yapımında kullanılan ve çoğunlukla tek parçadan oluşan nesne, araç”tır. Söz gelimi, duvarcının “mala”sı, marangozun “testere”si birer “alet”tir. Arapça “cihaz” ya da Türkçe “aygıt” ise yine yukarıdaki anlamıyla “birbirine bağlı veya ekli olarak işleyen aletlerin bütünü” demektir. Örneğin, “radyo” ve “kamera” birer “cihaz” ya da “aygıt”tır. Kanaltürk’te de 25 Şubat 2007 günü bir kadın sunucu, o gece yayımlayacakları filmin adını şöyle söylemez mi: “Eskimooların Ülkesi” Onlara, “eski...” ya da “yeni moolar” değil, “Eskimolar” dendiğini çocuklar bile biliyor hanımefendi. Öte yandan, sunduğu haberi duyumsamadığı, içselleştirmediği için yanlış vurguyla okuyan spikerlerin düştüğü trajikomik durum var. Örneğin, NTV’nin 6 Nisan 2007 günü saat 11.00’deki haber bülteninde, kadın spiker şöyle dedi: “Diyarbakır’da bakılan Hizbullah Ana davasında”... Haber, bir “ana dava”nın görülmesiyle ilgili. “Tanrı’nın partisi” anlamındaki Arapça “hizbullah” sözcüğünü, köktendinci bir terör örgütünün değil de sanki bir kadının (Hizbullah Ana) adıymış gibi söylemek az beceri olmasa gerek! Bunlar deneyimsiz spikerler. Peki, Ali Kırca’ya ne demeli? Yılların ‘anchorman’i, atv’nin 23 Nisan 2007 günkü ana haber bülteninde şunu söyledi: “Rusya eski Devlet Başkanı Boris Yeltsin, hayatını kaybetti”. Bu köşede kim bilir kaç kez yazdık, yineliyoruz: Bir unvanda “eski” sıfatı araya değil başa alınır; “eski Rusya Devlet Başkanı...” Çünkü, “Rusya Devlet Başkanı”, Türkçe dilbilgisine göre belirtisiz ad tamlamasıdır. Belirtisiz ad tamlamasının arasına da sıfat konulmaz. Söz gelimi, “tavan lambası” da aynı türden bir tamlamadır. Nasıl, “tavan eski lambası” denmezse “Rusya eski Devlet Başkanı” da denmez. Ancak “belirtili tamlama”nın arasına sıfat konulabilir. Örneğin, “tavanın eski lambası” ya da “Rusya’nın eski Devlet Başkanı” diyebilirsiniz. NASIRA BASMAK Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiiri ünlüdür; “... Ayakkabısı vurmadığı zamanlar / Anmazdı ama Allah’ın adını / Günahkâr da sayılmazdı / Yazık oldu Süleyman Efendiye”... Bu dizelerdeki rahmetlik Süleyman Efendinin, ayakkabısı vurduğu zamanlar ağız dolusu sövdüğü anlaşılıyor. Doğaldır. Peki, Süleyman Efendinin tam tersi biri çıkıp size “Ayağımdaki nasırla dost oldum, gül gibi geçiniyoruz.” derse şaşırmaz mısınız? İşte, biz de TV’de buna benzer bir sözü işitince şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacaktık. Bakın, nasıl: 18 Nisan 2007 gecesi art TV’de Yalçın Küçük’le yapılan söyleşiye takıldık. Söyleşi arasında, Yugoslavya’nın kurucu Devlet Başkanı Tito’nun, Eski Mısır Devlet Başkanı Nâsır (‘a’ harfi uzatılarak okunur) hakkındaki sözleri vtr’den yayımlandı. Spiker, Tito’nun sözünü nasıl aktarsa beğenirsiniz: “Nasır benim dostumdur”... Eh, biz de kan çıbanıyla canciğer kuzu sarmasıyız! (26-04-2007) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
