| Müzelik zihniyetin dünyadan gizlediği müze |
|
|
|
Sevgili Musa Ağacık’ın, Star Gazetesi’nde 14 - 15 Ağustos 2004 günleri yayımlanan iki yazısı, yüreğimize bir acıyı çöreklendiriverdi. Musa’nın yazısından öğrendiğimize göre, turizm mevsiminin bu en hareketli günlerinde İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin birçok bölümü ziyaretçilere kapalıymış. Kapalı bölümler hangileri mi? Sıkı durun: "Çağlar Boyu İstanbul, Trakya, Bizans, Kıbrıs, Filistin..." Gerekçe:"Personel yetersizliği..." Heykelcikleri “put” mu sayıyorlar? İki yıldır Türkiye’nin en ücra köşelerindeki taşları bile kaldırıp altına AKP’li yerleştiren hükümet, dünyanın gözbebeği İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne personel bulamıyor olabilir mi? Hayır, işin içinde başka iş olduğu anlaşılıyor. Müzedeki buluntuların minyatür kopyalarının satıldığı satış reyonuyla bahçedeki kafeye bile kilidi vurmuşlar. Efendim, “Dernekler, kamusal mekanlarda faaliyette bulunamazlar”mış! Oysa, burayı işleten İstanbul Müzelerini Sevenler Derneği, devletin yapmadığını yapıyor ve gelirini Müze’nin korunmasına harcıyor. Acaba sorun, günümüz Türkiye’sinde “karar mercii” olanların, söz konusu yapıtları “put” olarak algılamalarında mı yatıyor?.. Kadeş Antlaşması’nın tabletleri İstanbul’da Geçmişi “sanatsal sabıkalar”la dolu olan, heykellere tüküren, baleyi sanattan saymayan, günümüzde de devlet senfoni orkestralarına takan günümüz yöneticilerinin, “Bu kadarına da pes!” dedirten son uygulamadan mutlaka geri adım atmaları gerekiyor. Çünkü, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki bir tek tarihsel buluntu bile, buranın ziyaretçi akınına uğraması için yeterli. M.Ö. 1280 – 1269 yılları arasında Hititlerle Mısırlılar arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın çiviyazılı tabletleri burada. Antlaşmanın, dönemin diplomasi dili Akatça yazılan nüshası Mısır’a gönderilmiş. Kil tablet üzerine yazılı kopyası ise 1906 yılında Boğazköy (Hitit başkenti Hattuşaş)’de yapılan kazılarla ortaya çıkarılmış. Üç bin yıl önce kadına daha çok değer verilirdi Yoksa, günümüzün iktidar sahiplerinin, “Kadeş Antlaşması”na soğuk bakmalarının bir nedeni de şu mu: Bundan üç bin iki yüz küsur yıl önce Anadolu’da kadına çok önem veriliyormuş. (Sevgili Musa Ağacık’ın edindiği bilgilere göre, “kadınların imzalamadığı antlaşmalar geçersiz sayılıyormuş”.) Kadeş Antlaşması’nın Mısır’a gönderilen Akatça metnini içeren tabletin bir yüzünde Hitit Kralı III. Hattuşili’nin, öbür yüzündeyse onun Kraliçe’si Puduhepa’nın mührü var. Nerede, ‘kadın’ın mahkemede tanıklığını bilen kabul etmeyen; onu, sanki utanılacak bir varlıkmış gibi tepeden tırnağa tesettüre sokan günümüzdeki zihniyet; nerede, “sevgi ve zarafet simgesi” sayıp toplumun doruğuna yücelten üç bin iki yüz küsur yıl önceki davranış! (Kaldı ki, sözünü ettiğimiz antlaşma, mühürünü basan Kraliçe Puduhepa’yı çok yakından ilgilendirmiyor; “iki kralın birbirlerini kardeş sayıp karşılıklı dayanışma içinde olmasını” öngörüyordu.) Keşke, Beyazıt’ta anıtlaştırılsa... İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin tüm bölümleriyle bir an önce ziyarete açılabilmesi için sanat ve bilim çevrelerinden de hükümete baskı yapılması gerekiyor. Ancak, bu konuda da pek umutlu değiliz. Yukarıda uzun uzadıya sözünü ettiğimiz tarihsel buluntunun önemini kavrayan ender kişilerden biri, Prof. Dr. Şadi Çalık olmuş. Bu sanat adamımız, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki tabletin kopyasını bakır bir levhaya işleyip BM’ye göndermiş. Çalık’ın armağanı hemen yerini bulmuş; BM binasının girişine konulmuş. Türkiye’de de paha biçilmez bu hazinenin Müze’de sergilenmesi bir yana, “anıtsal” bir niteliğe kavuşturulması sanırız yerinde olur. Örneğin, kuruluşu İstanbul’un fethedildiği 1453 yılına dayanan İstanbul Üniversitesi’nin merkez kampusunun bulunduğu Beyazıt Meydanı’na, bu tabletin anıtsal bir kopyası yakışmaz mı! KAPAĞINI OKURKEN YORULDUĞUMUZ KİTAP Bu günlerde kitapçıların “çok satanlar” etiketli raflarında bir kitap gözümüze çarpıyor. İki isimli kitabın kapağında aynen şu sözcükler yer alıyor: “Çocuk da yaparız Kariyerde Kadınlar Ne İster” Sanki “Kariyer” diye özel bir yer var, kadın yazar orada doğuracak gibi. “Çocuk” sözcüğünden sonraki “da” bağlacının yazılışı doğru da iki sözcük sonra “dilbilgisi sarpa sarmış”!.. Tıpkı ilki gibi “dahi” anlamına gelen ikinci “de” bağlacı bu kez sözcüğe bitişik yazılmış. “Meslek” anlamındaki “kariyer”in (Fr. carriere) “k”sının niçin büyük yazıldığını anlamak ise olanaklı değil. Eskiden, başlıkta geçen tüm sözcükler büyük harfle başlatılırdı. Sonra bu kural terk edildi. Acaba kitabın kapağında söz konusu kuralı mı uygulamaya çalıştılar diye bakıyoruz, yine işin içinden çıkamıyoruz. Eğer öyle düşünmüş olsalar, “yaparız” sözcüğünün “y”sini büyük yazarlardı! Bu arada geçerliliğini koruyan bir kural: Başlıktaki her sözcük büyük harfle başlatılsa bile “de, da”, “ne”, “ve” gibi bağlaçlar küçük yazılır. Buradaysa “da” küçük ama “ne” bağlacı “ne”dense büyük yazılmış. Söz konusu kitabın nasıl olup da “çok sattığını” anlamak için kapağında yaptığımız bu kısa inceleme yetti de arttı bile! Sayfaları çevirme gücünü kendimizde bulamadık. Yine de siz sevgili okurlarımızın “beğenisini” etkilemiş olmayalım! “HAMZAKÖY” MÜ, O DA NEREDEN ÇIKTI? Hürriyet Gazetesi’nin 15 Ağustos 2004 tarihli “Keyif” ekinde bir TV izlencesi şöyle duyuruluyor: “Ecevit’in Hamzaköy günleri” Bu sayfaları hazırlayan çocukların, çeyrek yüz yıl önceki bir olayı bilmemeleri bağışlanabilir belki. Sözümüz editöre: Türk siyaset tarihinde en önemli kilometre taşlarından biri olan 12 Eylül 1980 İhtilali’nden sonra Demirel ve Ecevit’in askerlerce götürülüp “geçici ikamete tâbi” tutuldukları yer “köy” falan değil, Gelibolu’daki “Hamzakoy”du! TRT’NİN “STADYUM”DA YEDİĞİ GOLLER TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz, “TRT’de çalışanların yaş ortalaması 44... Orta yaştaki kişilerle dinamizm sağlanmaz” demiş. AKP’nin iktidara geldiğinden beri hallaç pamuğu gibi attığı köklü kurumların arasına TRT de mi girecek? Gerçi, Demiröz’ün eylemiyle söylemi arasında her zaman tutarlılık aramamak gerek. Örnek: Orta yaş kuşağından, futbol sunucusu Faik Çetiner, Şenol Bey’in genel müdürlük koltuğuna oturmasından kısa bir süre sonra atv’den TRT’ye transfer edilmişti. Üstelik, spor izlencesi demek, “dinamizm”in ta kendisi demek. Çetiner’den, “orta yaş kuşağının dinamizmini kanıtlayıp” Demiröz’ün sözlerini boş çıkarmasını bekliyoruz. Ne var ki, 15 Ağustos 2004 Pazar gecesi Çetiner’in sunduğu “Stadyum”, futbol izleyicisi olarak bizi pek tatmin etmedi. * Çetiner, “Arkadaşlarım bana, Trabzonspor’un Akçaabat Sebatspor’a üçüncü golü attığını bildiriyorlar” duyurusunu yaptığı halde ekrandaki 0-2’lik skor on beş dakika boyunca değişmedi. * Faik Bey, izleyicilere ayrılan telefonun 88 olan son iki rakamını 38 olarak verdi. * Türk futbolunun Avrupa’daki başarılı temsilcisi Emre Belözoğlu’nun soyadını belki on kez “Belezoğlu” diye yanlış söyledi. * Doğaçlama konuşanların dil yanlışı yapmaları -çok “vahim” olmaması koşuluyla- normal karşılanabilir. Ama, Sayın Çetiner, kulakları fena halde tırmalayan bir telaffuz yanlışına düştü. Maç özetlerinin yayın sırasını bildirirken, şöyle dedi: “- Önce Beşiktaş maçının görüntülerini izleyeceksiniz. Âkabinde”... “Hemen sonra” anlamındaki “akabinde” sözcüğü, bilindiği gibi hiçbir harfi uzatılmadan okunur. Sayın Çetiner ise sözcüğün ilk harfini çok belirgin biçimde uzatarak okudu. Çetiner’e, kendisini yalnız futbolseverlerin değil; “gerçek bir okul” olan TRT’de yetişmiş yetenekli, bilgili, deneyimli birçok spor servisi elemanının da dört göz, dört kulak kesilerek izlendiğinin ayırdına varıp çok dikkatli olmasını öneriyoruz. “YAZIM BİRLİĞİ” KURALI GEREKSİZ Mİ? Murat Bardakçı, 1 Ağustos 2004 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki “Zanpara erkek padişah bile olsa karısına yakalanmaktan korkardı” başlığında kullandığı “zanpara” sözcüğünün doğru olduğunda ısrarlı. İki hafta önce bu köşede kaynak olarak gösterdiğimiz İsmet Zeki Eyuboğlu’nun Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nün de “hiçbir akademik çalışmada kaynak olarak kullanılmadığını” iddia ediyor. “Zanpara kelimesinin imlâsı tarafımdan, ısrarla böyle yazılmıştır; kelimenin doğrusu budur” diye vurguluyor. Biz de bu kişinin “göstermediği” kaynakları doğru sayarak; “zampara”nın Farsça “zen-pâre”den değil de “zen-peresti”den gelip “kadına tapan” anlamını taşıdığını kabul ettik, diyelim. Unutulmaması gereken şudur: Her dilde “yazım birliği” kuralı vardır. Sözlükler, yazım kılavuzları, bir bakıma bu birliği sağlamak için yayımlanır. Hiçbir Türkçe sözlük ve yazım kılavuzunda da “zampara”nın “zanpara” diye yazıldığını göremezsiniz. Bu yabancı kökenli bir sözcüktür; kim nasıl yazarsa yazsın, ben bunun özgün halini yazarım da diyemezsiniz. Aksi halde, dilimizde artık iyice yerleşmiş olan “dedektif”i “detektif”; “pantolon”u “pantalon”; “hemşeri”yi “hemşehri”; “aptes”i “abdest”; “acayip”i “acaip”; “hamal”ı “hammal”; “herif”i “harîf” vb... diye yazanlar da mazur görülür ve Türkçe, deyiş yerindeyse çorbaya döner. Buna yol açmak da herhalde profesyonellik değil, başka bir şeydir. (19/08/2004) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
