| Küçük Amerika derken "Yabanıl Batı"mı olduk |
|
|
|
“KOVBOY filmi” izlemek, eski tutkumuz. TRT-1’de pazar günleri yayımlanan bu tür filmleri, iki elimiz kanda olsa bile kaçırmayız. Zaten, Avrupalı kanun kaçaklarının kendilerine yeni bir yaşam kurmak için gittikleri Yeni Dünya’daki Yabanıl Batı, bize artık çok da yabancı değil! Elli küsur yıl önce “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağım” diye yola çıkan politikacılarımız ve onların ardılları (halef), yapa yapa Türkiye’yi, özellikle de İstanbul’u “ipini koparanların at oynattığı” bir Yabanıl Batı yaptılar. Teksas’ta posta arabası ya da kara tren yolcularını soyup soğana çeviren silahlı çetelerin kopyaları; günümüz İstanbul’unun varoş (banliyö) trenlerinde, ana caddelerinde çanta, cep telefonu zoralımıyla (gasp) yetinmeyip ev ev dolaşarak can yakıyor hatta can alıyorlar. Bilinen ekonomik nedenlerle ortaya çıkan benzer kara kalabalıkların bir de “politik maske” takmış olanları var. Bunların kimileri ulusal değerlere saygısız; geçen hafta “nevruz kutlaması” adı altında yaptıkları ihanet gösterilerinde Türk Bayrağı’nı yakıp ayaklarının altında çiğnemeye yeltendiler. Kimileriyse dinsel duyarlılıktan uzak; İstanbul Kazlıçeşme’deki nevruz kutlama alanının içinde kalan tarihi camiye basbayağı pislediler. Onların duyarlı oldukları ortak nokta, “İmralı sakini” caninin “kutsal varlığı”. Tabii bir de “İmralı sakini”yle aynı anne – babadan doğmaktan başka hiçbir özelliği olmayan iki “abla”nın, zavallı iki köylü kadınının “kutsallığını” (!) unutmamak gerekiyor. Zana tarafından elleri öpülen “ablalar”, medyaya elleriyle utku (zafer) işareti yaparak poz verdiler. Orta parmakla işaret parmağını İngilizce “victory” sözcüğünün “v”si biçiminde açınca kazandığınız “ulusal utku”yu tüm dünyaya duyurmuş oluyorsunuz!.. Sözüm ona özgürlük savaşımı veren bilisiz (cahil) kitlelerin, böl – parçala – yönet’çi Batı tarafından “bindirilmiş kıtalar” gibi tepe tepe kullanılarak nasıl bir “utku” kazandığı ya da kazanacağı düşünülüyorsa... Peki, hırsızı uğursuzu; “Lozan rövanşçıları”nın maşası bölücüsü gemi azıya almışken bizim Yabanıl Batı’nın “şerif”i ne yapıyor? Söyleyelim: Kimi zaman oyuna geliyor, kimi zaman da derin aymazlık (gaflet) uykusundan uyanamıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kasıtlı olarak 6 Mart’ta -Türkiye’de AB temsilcilerinin bulunduğu sırada- kutlayan belli grupların, tüm uyarılara karşın altı saat boyunca Beyazıt Meydanı’nı terk etmemeleri üzerine “şerif” serinkanlılığını yitirip kadınlı - erkekli göstericilere meydan dayağı attı. Böylece bir “ceberut devlet” görüntüsü ortaya çıktı. Öte yandan adi suç patlamasına karşın, “şerif” sokaklardan sanki el çekti. Avukat Turgut Kazan’ın birkaç hafta önce İstiklal Caddesi’nde tinerci bir grup tarafından güpegündüz ölümüne dövüldüğünü, olay sırasında bir tek polisin bile ortalıkta görünmediğini biliyorsunuz. Yine, Taksim’in göbeğindeki evinde hırsız saldırısına uğrayan aktör ve yönetmen Yılmaz Duru’nun yardım istemesine karşın polisin gelmediğini acı acı anımsıyoruz. Sanatçı, haklı olarak öylesine tepki gösterdi ki, Taksim’deki dört beş katlı evini sinema müzesine dönüştürüp devlete bağışlamaktan salt bu nedenle vazgeçti. Kimi güvenlik yetkilileri, 1 Nisan 2005’te yeni TCK’nın yürürlüğe girmesiyle ellerinin kollarının bağlanacağını söyleyerek “atalet”e sanki yeni mazeret hazırlıyorlar. Bu arada, sokaklarda Yabanıl Batı yasaları egemenliğini sürdürüyor. “Faşizan” yöntemlere başvurmanın hiçbir kişi ya da kurum için elbette bağışlanır yanı yoktur. Ama, varlık nedeni vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamak olan polis, uyanık olacak. O, en hafif deyişle kulağının üstüne yatmış uyuyorsa devlet de uyuyor demektir. TÜRKÇEYE KIZILDERİLİ MUAMELESİ TRT-1’de 20 Mart 2005 günü yayımlanan “Dağlarda” adlı Yabanıl Batı filminde de trajikomik bir “uyuma” durumu vardı. Filmin kahramanı hapse düşmüştü. Arkadaşı onu cezaevinden kaçıracaktı. Bunun için nasıl bir yol izledi dersiniz? Sıkı durun: Adam, şerife gitar çalıp şarkı söyleyerek onu bir güzel uyuttu ve mahkûm arkadaşını tereyağından kıl çeker gibi kaçırdı. Günümüz Türkiye’sinde azılı suçluların nasıl olup rahatça yurtdışına kaçabildiklerini anlamak için de bu Yabanıl Batı filmlerini izlemekte yarar var galiba! Hatta, Türkçenin nasıl “Kızılderili muamelesi” gördüğünü öğrenmek için bile... İşte, aynı filmin bir sahnesinde, kahramanla onun yeni tanıştığı bir adam arasındaki diyalog: - Ben, Harris. - Harris ne? Bir de önadın olmalı. - Sadece Harris. Türkçede “ad” ve “soyad” vardır. “Önad” ise Arapça kökenli “sıfat”ın Türkçesidir. Filmi çevirenler bunu bilmiyorlar olsa gerek. Yine, “Dağlarda” filminin kahramanıyla onun bir dostu arasındaki konuşma: - Atlarına ne oldu? - Gittiler. Daha doğrusu, çalındılar. Bir tümcede hayvan adı çoğul özne de olsa, yüklem tekil olur. Yukarıdaki her iki yüklem de tekil; “gitti” ve “çalındı” olacak. Bir başka sahnede de bu kez kadın kahraman, acıyla haykırıyor: - Yılan sokuverdi. Bu köşede daha önce de defalarca anımsattığımız gibi, yılan sokmaz, ısırır. Ama, yine de beterin beteri var; filmi Türkçeye çevirenler, “Yılan ‘hemen’ sokuverdi” de dedirtebilirlerdi. “Sokuvermek”, bilindiği gibi bir “tezlik eylemi”dir; zaten “sözü edilen eylemin hemen yapıldığı” anlamını içerir. Eee, Yabanıl Batı bu, her an her şey olabilir. Olmaz olmaz demeyin, olmaz olmaz! (24/03/2005) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
