| İnanın ki büyütmüyoruz |
|
|
|
Adam, hamamda beline peştamal yerine gazete sarmış. Tellaklardan biri hayretler içinde sormuş: “-Bu ne hal, beyefendi”? Müşteri süklüm püklüm yanıtlamış: “- Basın için her şeyi büyütüyor, diyorlar. Bakalım doğru mu”? Türk medyasının, kimilerince “büyütmeye, abartmaya dayalı” diye eleştirilen yayıncılık alışkanlığının temelinde, sanırız “okuru - izleyiciyi - dinleyiciyi sarsma” zorunluluğu yatıyor. Çünkü, Türk insanı olarak “Şark kurnazı” yönümüzle bağdaşmayan bir özelliğimiz var; burnumuzun dibindeki kimi gerçeklerin kafamıza dank etmesi için ya bir “musibet”le karşılaşmamız ya da birilerinin bizi şiddetle sarsması gerekiyor. Üstelik, toplumsal bellek yoksunu olduğumuzdan, bu “uyarılar”ın belli aralıklarla yinelenmesi de şart. Deprem tehdidini umursamamaktan dere yatağına gecekondu yapmaya, beş kişilik otomobile on kişi bindirmekten ileri Batı vitesinde giden ülkenin direksiyonunu gericilere teslim etmeye kadar sayın sayabildiğinizce... Bu arada iğneyi kendimize batıralım; medyamızın belli kesimi yukarıda sözünü ettiğimiz “sarsma” işini, ancak “gazete satışlarını ya da rating’leri artırıcı” nitelikte görürse yapar. Örneğin, “Türk tarımının AB eliyle yok edilmekte olduğunu” yıllardır ısrarla bir tek Prof. Erol Manisalı (Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde) yazar durur. Ulusal basınımızın çoğunluğunda pertavsızla arasanız bu konuda haber bulamazsınız; çünkü Babıâli, çiftçilerimizin gazete okumadığını varsayar. Yakın zamana kadar asgari ücretle ilgili haberler de aynı nedenle gazetelerin en dip sayfalarına konulurdu. Çiftçilerimiz ve asgari ücretle çalışanlarımız, parasal yetersizlikten mi yoksa kendileriyle ilgili haber yer almadığı için mi gazete okumazlar, bu konuda en azından bizim bildiğimiz bir araştırma yapılmadığı için gerçeği kimse bilemez. Belki de yumurta – tavuk ilişkisindeki gibi bir durum söz konusudur. Ama, şu gerçek bugün kesin verilerle ortadadır: Medyamızın yine belli kesimi eğer gericiden çıkar sağlıyorsa yayıncılık alışkanlığını “Atatürk Türkiye’sini yutmak üzere bağıra bağıra gelen irtica ‘tsunami’sini küçültme hattâ basbayağı yok sayma” üzerine kuracak kadar ilkelerine (!) bağlıdır. Bu durumda oportünizmin rotatifleri, toplumu sarsıp uyandırmak yerine ninni ritmiyle “döndürülür”. Tüm engelleme - uyutma yöntemlerine karşın yine de “bir millet uyanıyor”sa bilinen “iki perdelik” oyun sahneye konulur. PERDE 1: Türk insanına halat oyunu oynatılır. Bu ülkenin gerçek sahibi olan temiz toplum, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olmak sanki dindarlığa engelmiş gibi, hinoğluhinlerin siyasi propaganda taktikleriyle ikiye bölünür. El ele, gönül gönüle verince yaratacağı sinerjiyle Türkiye’yi pekala ileri uygarlık düzeyine taşıyabilecek olan insanlarımızın, bütün güçlerini, bir halatı iki ucundan çekerek birbirlerine üstünlük kurma uğruna tüketmeleri sağlanır. Dinci siyasetçi, kısa erimli sonuçlara bakarak bu tezgâhın kendisinin lehine çalıştığını sanmakla fena halde yanılır. Şimdilik halatın “Ilımlı İslam” ucundan tutan Sam Amca’nın yarın öbür uca destek vermeyeceğini ya da bu halatı “iki ucu pis bir değnek” haline getirmeyeceğini Rufailer dahi bilemez. PERDE 2: Bir yanda ayrılıkçı, öbür yanda köktendinci terör... Kan içicilerin bir bölümü, Batı’nın kanatları altında Türkiye’yi parçalamakla görevlidir. Bölgelerine yatırım yapılmadığını öne sürerler. Oysa, en az yirmi yıldır Türk insanının vergileri, kendilerini “Kürt” olarak tanımlayanların GAP’ına gitmektedir. Öbür yanda “cihat” (din uğruna savaş) çığlığı atan insanlık düşmanlarından kimileri, kutsal kitabımıza kan bulaştıracak denli zavallılaştırılmıştır. Kimi ayetlerde Tanrı adına cana kıymaya icazet verildiği safsatasını uyduran Taliban bozuntuları, masum insanların yüreklerine tarifsiz korkular salarlar. En kötüsü de fizik bilimindeki “Aşırı uçlar birbirini çeker.” kuralı gereği, farklı aşırı ideoloji odaklarının yakınlaşmasıdır. Son günlerde, aralarında doku uyuşmazlığı bulunduğu sanılan birilerinin buluşturulup kamuoyunun önüne çıkarılması, bölücübaşına “siyasal zemin” hazırlama sürecinin ilk aşamasıdır. Başbakan’ın, birkaç hafta arayla “Kürt sorunu yok”tan, “Kürt sorunu var”a uzanan “kanaat değişikliği” ise bize bile sürpriz olmuştur. Sanıyoruz ki bu gelişmeler, tehlikeli oyuna çok yakın gelecekte gözlerimizi faltaşına çevirecek yeni sahnelerin de ekleneceğini gösteriyor. İnanın, büyütmüyoruz. (18/08/2005) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
