Yıllık arşivler: 2018

Büyüklere Masal

Ülkemizde ve dünyada olup bitenleri izlerken kimi zaman kendimizi bir hayvan belgeselinin savunmasız öznesi gibi duyumsuyoruz:

Boğazına çöken yabanıl hayvan saldırısı karşısında bir tür felce uğrayıp kaskatı kesilmiş (paralize) durumda…

Kimi zaman da ibretlik bir öykünce (fabl), ete kemiğe bürünüyor! Örneğin, İÖ 620’de doğmuş, Eski Yunan köle – düşünür Ezop’un şu masalı:

Kurt, dereden su içen kuzuya yaklaşmış:

– Suyumu bulandırıyorsun!

Dere sizden bana doğru akıyor, suyunuzu bulandırmış olamam.

– Ayrıca, sen geçen yıl bana sövmüşsün.

– Doğru olamaz, ben geçen yıl daha doğmamıştım.

– Sen değilsen kardeşindir.

– Benim kardeşim yok ki!

– Seninkilerden biridir mutlaka. Benden iyi mi bileceksin! İşiniz gücünüz benimle uğraşmak, çobanlarınızla köpekleriniz anlattı bana. Sana ve senin gibilere haddini bildirme zamanı geldi!

Ve kurt, kuzuyu kapıp ormanın derinliklerinde kaybolmuş. Kuzucuğu bir daha da gören olmamış.

Büyüklere Masal yazısına devam et

‘Atlı Süvari’nin Dönüşü!

Medya, ‘doğru ve güzel Türkçe’ açısından, bizim gazeteciliğe başladığımız 1970’li yıllara oranla çok kan kaybetti.

O yıllarda bir muhabir, yazdığı haber metninde örneğin, eş anlamlı iki sözcüğü aynı tümce içinde kullanmışsa meslek büyüklerimiz şu tekerlemeyi söyleyerek kendisiyle en azından dalga geçerlerdi:

“Babıâli yüksek kapısından mürur edip geçerken yek bir atlı süvariye rastgele tesadüf ettim.”

Bilindiği gibi “Babıâli” zaten ‘yüksek kapı’ demek; “mürur etmek” ile “geçmek”, “yek” ile “bir”, “atlı” ile “süvari”, “rast gelmek” ile “tesadüf etmek” de eş anlamlı.

‘Atlı Süvari’nin Dönüşü! yazısına devam et

TRT’den Türkçe İncileri!

Arapça kökenli “liyakat” (ikinci hecesi uzatılarak ve ‘t’ harfi inceltilerek ‘liyaakât’ diye okunur), son zamanlarda sıklıkla kullandığımız bir sözcük. ‘Kişinin iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu’ demek.

Kamu kurumlarımızın, uzun yıllardır hemen her iktidar tarafından ‘kayırma’ amaçlı kullanıldığını hepimiz biliyoruz.

Ama bu denli ‘kör, kör parmağım gözüne’ durumları pek yaşamamıştık.

Örneğin TRT, varlığını vergilerimize borçlu olan bir kamu kurumu. Elektrik faturalarımızdan bile TRT’ye pay ödüyoruz.

Kurumun 2954 Sayılı Türkiye Radyo Televizyon Yasası’nın 5’inci Maddesi “b” fıkrasıyla kendisine verilen “Atatürk ilke ve inkılaplarını kökleştirme” görevini yerine getirmediği gibi, ‘Atatürk düşmanlarını ekran ve mikrofonlarının gediklisi’ yaptığını, bu köşede defalarca yazdığımız için yinelemeyeceğiz.

Aynı yasa maddesinin “g” fıkrasıyla TRT’ye yayınlarında, “kolay anlaşılır, doğru, temiz ve güzel bir Türkçe kullanma” görevi verilmiş olduğunu anımsatarak kurumun bu açıdan geldiği noktaya dikkat çekmek istiyoruz.

TRT’den Türkçe İncileri! yazısına devam et

Yeni Dönemin Rengi

Ülkemizin basın – yayıncılık geçmişi; neredeyse sansür, baskı, gazete – dergi kapatma, gazeteci – yazar hapsetme, kitap toplatma… öykülerinden oluşuyor. Hıfzı Topuz, “Türk Basın Tarihi”nde, II. Abdülhamit döneminin evlere şenlik bir sansür öyküsünü anlatır (sayfa 57). Daha doğrusu, Ahmet İhsan’ın (Tokgöz) “Matbuat Hatıralarım” kitabından aktarır.

Ahmet İhsan; adı Tevfik Fikret’le özdeşleşen dergi Edebiyat-ı Cedide‘nin sahibi ve başyazarıdır. “Hamidiye” sularının İstanbul’da sokak çeşmelerine verildiği günlerdir. Dr. Besin Ömer Paşa bu konuda destekleyici bir makale yazar. Yazının ‘görsel’i olarak da çeşme başında dua eden yaşlı bir adamın resmini basacaklardır. Ancak resim, sansür hazretlerinin onayından geçmez! Ahmet İhsan, baş sansürcü Kara Kemal‘e bir dilekçe yazıp ret nedenini sorar. Yanıt tarihseldir:

“Çeşme resmi hakikaten pek güzel. Dua da herkesin gözünde şüphesiz ki kutsaldır. Lakin bu günlerde gazetelerden neyi çıkartacağımı, neyi bırakacağımı bilmiyorum. Çünkü kötü düşünceli kimseler bu güzel resmi görür görmez, ‘Hah, işimiz duaya kaldı,’ demek istediğimizi sanırlar…”

Yeni Dönemin Rengi yazısına devam et

Yaşam Tercihi Özgürlüğü

Türkiye, BM’nin dünyadaki ‘mutluluk sıralamasında’ beş basamak gerileyerek 156 ülke arasında 74’üncü olmuş.

Buna da şükür; hâlâ, Pakistan’dan bir basamak yukarıdaymışız!

Mutluluğumuz, şu trajikomik fıkradaki gibi:

Bir Türk, bir Fransız, bir de Alman, resim sergisinde “Adem ile Havva Cennet Bahçesinde” adlı tabloya bakıyorlarmış.

Alman, “İkisinin de bedeninden sağlık fışkırıyor, üstün ırktan geldikleri belli. Adem de Havva da mutlaka Alman’dı!” demiş.

Fransız itiraz etmiş:

– Kusura bakma ama siz Almanlar biraz kaba sabasınız. Oysa bunlar çok zarif. Bence her ikisi de Fransız’dı.

Türk, tabloyu uzun uzun inceledikten sonra görüşünü açıklamış:

– Bence Adem ile Havva, hiç tartışmasız Türk’tüler. Baksanıza üstte yok, başta yok, elmadan başka ağza atılacak tek lokmaları yok ama kendilerini cennette sanıyorlar!

Yaşam Tercihi Özgürlüğü yazısına devam et